Uhud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uhud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2010 Perşembe

UHUD'DA NELER YAŞANMIŞTI ?

UHUD'DA NELER YAŞANMIŞTI ?_

02 EYLÜL 2010 PERŞEMBE - 23 RAMAZAN 1431_


İşte Peygamber Efendimiz'in (S.A.V) mübarek dişinin kırıldığı Uhud Savaşında yaşananlar...

Bin kişi ile yola çıkan Peygamber Efendimiz (S.A.V), yolda üçyüz kadar münafığın ordu saflarından ayrılmalarıyla güç kaybına uğramış; buna rağmen moralini ve metanetini kaybetmemiş, bütün tedbirleri alırken işte bu tepenin başına da Abdullah b. Cübeyr (r.a) komutasında elli kişilik bir okçu birliği konuşlandırdı. Onlara sıkı sıkıya yerlerinden ayrılmamaları hususunda direktif verdi. Hatta galip de gelsek veya mağlup olarak bizim hepimiz de ölsek, cesetlerimizi akbabalar parçalarken görseniz bile yerinizden ayrılmayınız diye de sıkı sıkı tenbih etti. Kendisi Uhud dağını arkasına aldı. Mekkeli müşrikler ise, Ayneyn tepesinin kuzeybatısnda yer alan açık arazide çadırlarını kurdular. İki yüz kişilik bir süvari birliğini ise, o gün halen müslüman olamamış Halid b. Velid (r.a)'in komutasında Ayneyn tepesinin tam güneyinde bulunan hurmalıkların arasına yerleştirdiler.

İşte Efendimiz (S.A.V), bu suvari birliğini ekarte edebilmek için elli kişilik müfreze birliğini bu tepeye yerleştirdi. Savaş başlayıp da ilk etapta müslümanlar müşrikleri püskürtüp, onları kovalamaya başlayınca, gazilerin bir kısmı savaş meydanında müşrikler tarafından bırakılan ganimet mallarını toplamaya başladı. Bunu gören okçular, savaş bitti, kardeşlerimiz ganimet toplamıya başladı, biz de gidelim onlara katılalım dedi ve yerlerini terketmek istediler. Başlarındaki komutanları Abdullah b. Cübeyr çok nasihat etti ise de onlara söz dinletemedi.

Daha önce iki defa Ayneyn tepesinin doğu yakasından geçerek müslümanları arkadan çevirmek isteyen süvari birlği ilk etapta bu imkanı bulamamışlardı. Çünkü okçular onlara bu fırsatı Ancak okçulardan kırk tanesinin yerlerini bırakarak düze indiklerini gören müşrik süvari birliğinin komutanı Halid b. Velid, ani bir saldırı ile geriye kalan okçulardan, komutanları da dahil, on mücahidi şehit ettiler; arkasından da bir nara ile kaçan müşriklere müslümanları arkadan çevirdiğini duyurdu. Bir anda müslümanlar iki ateş arasında kaldı; bundan dolayı da galip iken yarı yarıya mağlup duruma düştüler. İşte bundan sonradır ki, müslümanların yetmişi şehid oldu, yetmişi de yaralı hale geldi. Yaralılar arasında Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V), şehidler arasında da Efendimizin amcası Hz. Hamza (r.a) Efendimiz vardı. Ensar ve muhacirden çok sayıda sahabe şehid olmuş ve yaralanmıştı.

6 Nisan 2010 Salı

ABDULLAH BİN MES'ÛD (R.A.)

ABDULLAH BİN MES'ÛD (R.A.)
06 NISAN 2010 SALI

Ashâb-ı Kirâm'ın fazîletlilerinden ve fakîhlerinden pek büyük bir zâttır. Mekke-i Mükerreme'de doğmuş­tur. Henüz çocuk iken çobanlık yaptığı sırada Resûlul­lâh'ın (s.a.v.) mucizesini görüp Müslüman olmuştur. İlk Müslüman olanların altıncısıdır. Kalem sûresini oku­mak suretiyle Kureyşlilere Kur'ân-ı Kerîmin âyetlerini ilk duyuran zâttır. Bedir, Uhud, Hendek Gazvelerine iştirak etmiş, Rıdvan Bîatı'nda bulunmuştur.

Hz. Ömer anlatıyor: Bir sabah Resûlullâh (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir ile mescide vardığımızda birisinin Kur'ân okuduğunu gördük. Resûlullâh (s.a.v.) onu dinliyordu. Ben 'Yâ Resûlallâh! Geç kalmadınız mı?' dedim. Eliyle bana dokunarak sus, dedi. Adam Kur'ân okuduktan sonra kalktı, rükû ve secde etti. Sonra duâ etmek ve istiğfarda bulunmak için oturdu. Resûlullâh (s.a.v.) "İste, istersen sana verilir." buyurdu. Sonra da "Kur'ân'ı indi­rildiği tazeliğiyle okumak isteyen İbn-i Mes'ûd'un kırâatiyle okusun." buyurdular.

Abdullah bin Mes'ûd anlatıyor: Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) "Bana Kur'ân oku da dinleyeyim." buyurdu. "Sa­na indirildiği hâlde ben nasıl olur da sana okuyabilirim?" dedim. "Ben onu başkasından dinlemeyi severim." bu­yurdular. Ben de Nisa sûresinden okumaya başladım. Nisa sûresinin 41. âyetine geldiğimde dizi ile bana do­kundu. Bir de baktım ki, gözlerinden yaşlar akıyordu.

Abdullah b. Mes'ûd, zayıf, kısa boylu ve bacakları çok ince idi. Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) için erak ağacından misvak kesiyordu. Rüzgar estikçe dallarla birlikte salla­nıyordu. Oradakiler bu duruma güldüler. Resûlullâh (s.a.v.) "Niye gülüyorsunuz?" diye sorunca 'Ayağının in­celiğine gülüyoruz.' dediler. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.): "Nefsim kudretinde bulunan Allah'a yemîn ede­rim ki, kıyamet günü İbn-i Mes'ûd'un ayakları mîzanda Uhud dağından daha ağır olacaktır." buyurdular.

4 Nisan 2010 Pazar

ASHÂB-I KİRÂM'IN RESÛLULLÂH'A BAĞLILIKLARI

ASHÂB-I KİRÂM'IN RESÛLULLÂH'A BAĞLILIKLARI
04 MART 2010 PAZAR


"Hele o, kendilerine yara isabet ettikten sonra Allah'ın ve peygamberin emrine icâbet edenler: mü­minler içinden bilhassa böyle ihsân ve ittikâ edenler (Allâh'dan korkanlar) için pek büyük bir ecir vardır." (Âli İmrân Sûresi, âyet 172)

Bu âyet-i kerîme Uhud'un akabinde 'Hamrâü'l-Esed' gazvesi hakkında nazil olmuştur. Ebû Süfyan ve arka­daşları Uhud'dan çekilip Revha denilen yere vardıkla­rında, 'Çoğunu öldürdük, âzı kaldı idi, niye bıraktık gel­dik. Her halde dönmeli ve köklerini kesmeliyiz.' diyerek dönüp Müslümanlara tekrar hücum etmek istemişlerdi.

Peygamber Efendimiz de bunu derhal haber almış ve onları yıldırmak, kendinin ve ashabının kuvvetini göster­mek için Ebû Süfyan'ı takip etmek üzere ashabını teşvîk etmiş ve 'Bugün bizimle beraber ancak dünkü günü­müzde hazır bulunanlar çıksın' buyurmuştu. Yetmiş kişi Peygamber Efendimizle beraber hareket ettiler.

Medine'ye sekiz mil mesafede bulunan Hamrâ-i Esed denilen yere kadar vardılar. Ashâb, yaralı idiler. Çok zahmet çekiyorlar, ama ecirlerini kaybetmemek için kat­lanıyorlardı. İçlerinde öyle yaralılar vardı ki nöbetleşerek birbirlerini sırtlarında taşıyorlardı. Biraz birisi yükle­niyor, biraz sonra, binen inip arkadaşını sırtına alıyordu.

Yine içlerinde saat saat birbirlerine dayanarak giden­ler bulunuyordu. Bunlar hep yaraların ızdırabından idi. Fakat Cenâb-ı Allah müşriklerin kalblerine korku verdi de kaçıp gittiler.

İşte bu âyet-i kerîme, bu hal içinde Resûlullâh'ın (s.a.v.) davetine icabet eden bu mü'minlerin fazîleti hakkındadır.