Hz. Ebû Bekir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Ebû Bekir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2011 Çarşamba

TEFEKKÜR İBÂDETTİR

TEFEKKÜR İBÂDETTİR
09 ŞUBAT 2011 ÇARŞAMBA - 6 REBÎ'UL-EVVEL 1432

Ashâb-ı kirâmdan Mikdâd bin el-Esved (r.a.) anlattı:

Ebû Hüreyre (r.a.)'ın yanına girdim, şöyle diyordu: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bir saat tefekkür edip düşünmek bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır." Bu sözü söylediginde o da düşünceli idi.

Sonra İbn-i Abbas (r.anhümâ)'nın yanına girdim, şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Bir saat tefekkür edip düşünmek yedi sene ibâdet etmekten daha hayırlıdır."

Sonra Ebû Bekir (r.a.)'ın yanına girdim, dedi ki: Resûllullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bir saat tefekkür edip düşünmek yetmiş sene ibâdet etmekten daha hayırlıdır."

Sonra Resûlullah (s.a.v.)'ın yanına girdim ve bu durumu ona söyledim. "Doğru söylemişler. Onları bana çağır." buyurdu. Onları çağırdım.

Resûllullah (s.a.v.), Ebû Hüreyre'ye ne hakkında tefekkür ettiğini sordu. O, Allâhü Teâlâ'nın gökyüzünü ve yeryüzünü yaratışını tefekkür ettiğini söyledi. Ona, "Senin tefekkürün bir sene ibâdet etmekten hayırlıdır." buyurdu. Sonra gökyüzüne baktı ve 'Gökyüzünü yaratan, yükselten, uzatan, kitapların sayfası gibi düren Allah ne yücedir' buyurdu. Sonra yere baktı ve 'Yeri yaratan, onu uzatan ve yayarak döşeyen Allah ne yücedir.' buyurdu.

Sonra İbn-i Abbâs (r.anhümâ)'ya ne hakkında düşündüğünü sordu. O da, ölüm ve ölüm korkusu hakkında dedi. Bunun üzerine "Senin tefekkürün yedi sene ibâdet etmenden hayırlıdır." dedi.

Resûllulah (s.a.v.) sonra Ebû Bekir (r.a.)'a ne hakkında düşündüğünü sordu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle dedi: "Cehennem ve onun korkusu hakkında düşündüm. Sonra şöyle duâ ettim, 'Rabbim! Kıyâmet gününde benim vücûdumu o kadar büyüt ki cehennemin her yerini ben kaplayayım. Böylece sen Ümmet-i Muhammed'den kimseye azap etme."

Resûlullah (s.a.v.), "Senin tefekkürün yetmiş sene ibâdetten daha hayırlıdır. Ümmetimin en şefkatlisi Ebû Bekir'dir." buyurdu.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 26 Ocak 2011 Çarşamba - 22 Safer 1432

*************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Allâhü Teâlâ'nın azametini, cennet ve cehennemini bir saat tefekkürde bulunmak, bir geceyi ibâdetle geçirmekten daha hayırlıdır.
Kaynak: Hadîs-i Şerif, Kenzü'l-Ummâl
*************************************************************************************

16 Temmuz 2010 Cuma

PEYGAMBER EFENDİMİZİN TEBUK GAZVESİ (H.9, M.630)

PEYGAMBER EFENDİMİZİN TEBUK GAZVESİ (H.9, M.630)
16 TEMMUZ 2010 CUMA


Rum Kayseri (Bizans imparatoru) nun Şâm'da müslümanlar aleyhine büyük bir ordu topladıgı isitilince, Resulullah (s.a.v.) Medine-i Münevvere'de büyük bir ordu toplamaya basladı. Mekke'den ve diger Arap kabilelerinden asker toplamak üzere her tarafa memurlar gönderdi. Kıtlık ve pahalılık günleri oldugundan gücü yetenlerin askere yardım etmelerini emretti. Kudreti olanlar pek cok yardımlar ettiler. Hatta Müslüman hanımlar zînet ve süs esyalarını askere hediye ettiler. Ebû Bekir Sıddîk (r.a) Hazretleri bütün malını harcadı. Osman Zi'n-Nûreyn (r.a) Hazretleri de üc yüz deve yüklü zahîre ve bin altın verdi. Onun üzerine Resûl-i Ekrem, Hz. Osmân'a (r.a) husûsiyle duâ etti ve gecmis ve gelecek bütün günahlarının affedilmis oldugunu müjde buyurdu.

Münafıklar, "Böyle sıcak vakitlerde yola cıkmayınız." diye fesâd pesinde kosturuyorlardı. Onlara cevâben, "Cehennemin harâreti daha siddetlidir." diye buyuruldu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ehl-i Beyti'ne bakmak icin Hz. Ali'yi (k.v.), memleket isleri icin de Muhammed bin Mesleme'yi (r.a.) Medîne'de bıraktı ve hicretin dokuzuncu senesi Receb ayında Persembe günü Medîne'den cıktı. Islam ordusu Medîne'den Şâm'a giderken yarı yolda bulunan Tebûk'de gâyet az akan bir su basında durdu. Su, böyle bir büyük ordunun ihtiyâcına yetmez iken Resûl-i Ekrem, ondan abdest alınca mucize olarak bütün orduya yetecek kadar cogaldı.

Islam ordusu, Tebûk'de kaldıklarında, korkuya bürünen Rûm askerinden bir hareket görülmedi ve muhârebe olmadi. Lâkin Islam ordusunun Sam hûduduna kadar gelip de Roma devletine meydan okuması her tarafa dehset verdi. Civârdaki belde hükümdârlarının ekserîsi cizye vermek üzere emân diledi. Resûl-i Ekrem de onlara birer kıt'a ahidnâme verdi.

Bu sıra Şâm'da vebâ oldugu isitildi. Resûl-i Ekrem "Tâûn (veba) olan beldeye girmeyiniz." buyurdu ve Tebûk'den ileri gidilmeyip Ramazan-ı Şerif ayında Medine'ye dönüldü.

Kaynak: Fazilet Takvimi

4 Temmuz 2010 Pazar

'BU ÜMMETİN EN HAYIRLISI EBÛ BEKİR VE ÖMER'DİR"

''BU ÜMMETİN EN HAYIRLISI EBÛ BEKİR VE ÖMER'DİR"
04 TEMMUZ 2010 PAZAR


Hz. Ali (k.v.), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in aleyhinde konuşulduğunu işitti ve minbere çıkıp buyurdu ki:

"Yazık o kimselere ki, Kureyş'in uluları ve Müslümanla­rın babaları olan iki zâtı dile alıyorlar Takva sahibi olan mü'minler bu iki zâtı (Ebû Bekir'i ve Ömer'i) sever. Bun­lara ancak fâcir ve denî olanlar buğzeder. İkisi de Resû­lullâh Hazretlerine sâdık ve vefakâr oldular. Resûlullâh ikisi kadar kimseyi sevmez ve onlar kadar kimsenin fikri­ne itibâr etmezdi.

Resûlullâh ikisinden de razı olduğu halde âhirete gitti ve ikisinden de bütün mü'minler razı idi.

Resûl-i Ekrem'in emriyle Ebû Bekir imâm olup dokuz gün mü'minlere namaz kıldırdı ve ondan sonra mü'min­ler, isteyerek ve rızâları ile Ebû Bekr'e bîat eylediler. Hâşimoğlu hanedanından ona ilk bîat eyleyen ben idim. Kendisi hilâfeti istemezdi, bizlerden birimizin bu yükü yüklenmesini arzu ederdi. Vallahi bizlerin en hayırlısı, en merhametlisi, en müttakîsi (Allah'tan korkanı) ve yaşça başta geleni idi. Resûllâh (s.a.v.)in sîreti üzere gitti.

Ondan sonra Ömer halîfe oldu. O da Hazret-i Pey­gamberin ve dostunun yolundan gitti. Vallahi o pek mer­hametli idi. Mazluma yardım ve merhamet eylerdi. Allah'ın emrinde kötüleyicinin dilinden korkup sakın­mazdı. Zannederdik ki, onun lisanı üzere bir melek ko­nuşuyor. Allâhü Teâlâ onunla İslâm'ı azîz kıldı ve onun­la münafıkların kalblerine korku ve mü'minlerin kalblerine muhabbet verdi.

Onun gibi kimi bulabilirsiniz Allâhü Teâlâ bu ikisinin yolu üzere gitmeğe bizleri muvaffak eylesin. Onların de­recesine yarmak, ancak onların ardınca gitmek ve onları sevmek ile olur. Beni seven ikisini de sevsin. Onlara düşmanlık eden bana düşmandır. Ben de o kimseden berî olurum. Uyanık olunuz ki, peygamberlerden sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir ve Ömer'dir.

Bundan sonra kim onların aleyhinde böyle söz söy­lerse hakkında iftira cezası icra ederim..." (İbn-i Asakir Tarihi ve Kısas-ı Enbiyâ)

Kaynak: Fazilet Takvimi

26 Haziran 2010 Cumartesi

MÜMİNLERİN ANNESİ HAZRET-İ ÂİŞE (R. ANHÂ)

MÜMİNLERİN ANNESİ HAZRET-İ ÂİŞE (R. ANHÂ)
26 Haziran 2010 Cumartesi

Hz. Âişe (r.anhâ) Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin muhtereme hanımı, Hz. Ebû Bekir'in kızı, bütün müminlerin validesi (annesi)dir.

Bu muhtereme validemiz, Resûl-i Ekrem'e çok hizmet­lerde bulunmuş, ondan çok ilim ve irfan almış, neşrettiği din ilmi ile İslâm âlemini aydınlatmıştır. Hazret-i Âişe'nin zekâsı, dirayeti, nezâheti(iffeti ve temizliği), ilmî kudreti fevkalâde idi. Onun nezâhetini Kur'ân-ı Kerîm ilân etmek­tedir. Onun bu nezâhetine aykırı bir söz söyleyecek bir Müslüman tasavvur edilemez. Böyle bir söze cesaret edenlerin -Kur'ân-ı Azîm'in tezkiyesine, bütün müslümanların hüsnü şahadetine aykırı bulunacağı cihetle- İslâmiyet'le hiçbir alâkası bulunamaz.

Cebrail aleyhisselâm, Resûl-i Ekrem vasıtasıyla Hz. Âişe'ye selâm vermiş, Âişe-i Sıddîka validemiz de selâmını almıştır. Cebrail (a.s.)'ın bu iltifatı, Hz. Âişe'nin Allâhü Teâlâ nezdindeki yüceliğine bir delildir. Aişe-i Sıddîka validemiz, Ashâb-ı Kirâm'ın dînin hükümlerini en iyi bilenlerindendir.

Ashâb-ı Kiram arasında çok hadîs-i şerîf rivayet eden yedi zât vardır ki, bunlardan biri de mü'minlerin annesi Hz. Âişe'dir. Hazret-i Âişe validemiz babası Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Fâtıma ve Sa'd b. Ebî Vakkas'tan hadis rivayet etmiştir. Hz. Ömer ve oğlu Abdullah, Ebû Hureyre, Ibn-i Abbas (radıyallâhü anhüm) gibi birçok sahâbî de kendisinden hadis almıştır.

Peygamberimizin en sevdiği zevcesi olan Hz. Âişe, Resûlullâh Efendimizden 2210 hadîs-i şerîf rivayet buyurmuştur. Dinimizin birçok hükmü bu hadîslere dayanmaktadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun evinde ve mübarek başı onun kucağında iken vefat etti ve onun evine defnolundu. Babası Hz. Ebû Bekir, peygamberlerden sonra insanların en faziletlisidir. Ashabın büyükleri dînî hususta bir müşkilât olduğu zaman ona müracaat ederlerdi. Hicretin 58. senesinde Ramazan ayında Medîne-i Münevvere'de vefat etmiş, Ebû Hureyre (r.a.) namazını kıldırmış, Baki' kabristanına defnedilmiştir. (Radıyallâhü teâlâ anhâ)

Kaynak: Fazilet Takvimi

12 Haziran 2010 Cumartesi

EHL-İ BEYTİN ASHABIN BÜYÜKLERİNE SAYGISI

EHL-İ BEYTİN ASHABIN BÜYÜKLERİNE SAYGISI
12 HAZIRAN 2010 CUMARTESI

Irak ahâlîsinden birtakım kimseler, Hazret-i Hüse­yin'in (r.a.) torunu Muhammed bin Alî'nin ziyaretine git­miş; Ebû Bekir, Ömer ve Osman Hazretleri hakkında fena lâkırdılar söylemeğe cür'et göstermişlerdi. Muham­med Hazretleri, onlara:

"Siz ilk Muhacirlerden misiniz?" diye sordu; "Değiliz" diye cevap verdiler.

"Öyle ise İslâm'ın ilk yurdunu hazırlayıp, İslâmı tak­viye eden Ensâr'dan mısınız?" dediğinde; "Hayır" cevâ­bını aldılar.

Bunun üzerine Muhammed Hazretleri: "Allâhü Teâlâ'nın bildirdiği şu iki sınıftan olmadığınızı siz itiraf ettiniz.

Ben de şehâdet ederim ki siz, haklarında Cenâb-ı Hakk'ın (Haşr sûresinin, 10. âyettende): -meâlen- "Ve şunlar ki arkalarından gelmişlerdir, şöyle derler: Ey Rabbimiz, bizleri ve önden îmân ile bizi geçmiş olan kardeşlerimizi mağfiret buyur ve gönüllerimizde îmân etmiş olanlara karşı kin tutturma. Ey Rabb'imiz, şüphe yok ki sen Rauf'sun, Rahim'sin." buyur­muş olduğu üçüncü sınıftan da değilsiniz. Kalkınız yanımdan, Allâhü Teâlâ size yapacağını yapmıştır." diye­rek onları yanından uzaklaştırdı.

Kaynak: Fazilet Takvimi

27 Mayıs 2010 Perşembe

CENNETE GİRMEYE SEBEP OLAN AMELLER

CENNETE GİRMEYE SEBEP OLAN AMELLER
27 MAYIS 2010 PERSEMBE

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular: "Bu gün sizden kim oruçlu?" Ebû Bekir (r.a.) cevap verdi: "Ben, Yâ Resûlallah." "Bu gün sizden kim bir miskini doyurdu?" Ebû Bekir (r.a.) cevap verdi: "Ben, yâ Resûlallah..."

Resûlullâh (s.a.v.): "Bu gün sizden kim bir hastayı ziyaret etti?" Hz. Ebû Bekir (r.a.) cevap verdi: "Ben, yâ Resûlallah..."

Resûlullâh (s.a.v.): "Bu gün sizden kim bir cenazeye iştirak etti?" Hz. Ebû Bekir (r.a.) cevap verdi: "Ben, yâ Resûlallah..." Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.): "Bu has­letler kendisinde toplanan kişi mutlaka cennete girer." buyurdular.

Kaynak: Fazilet Takvimi

14 Mayıs 2010 Cuma

İMAM-I AZAM EBU HANİFE (R.A.)

İMÂM-I AZAM EBÛ HANÎFE (R.A.)
14 MAYIS 2010 CUMA

İmâm-ı A'zam Hazretleri, Tabiînin büyüklerinden olup, Ashâb-ı kiramdan Enes bin Mâlik'i (r.a.) ve ayrıca altı zâtı görmüş ve onlardan hadîs-i şerif rivayet etmiş­tir. Künyesi Ebû Hanîfe, ismi Numân'dır. Babası Sabit, Kûfe'de Hz. Ali ile görüşmüştür. Hz. Ali, kendisine ve zürriyetine bereket ve hayırla duâ etmiştir.

Hz. Alî (k.v): "Şehriniz Kûfe'den birisini size haber ve­reyim mi? Künyesi Ebû Hanîfe'dir. Kalbi ilim ve hikmetle dolar. Râfızîlerin Hz. Ebû Bekir ve Ömer sebebiyle helak oldukları gibi, âhir zamanda da onun sebebiyle niceleri dalâlete düşerler." Yani İmâm-ı A'zam Hazretlerini beğenmeyen, ilmine, içtihadına değer vermeyen o müçtehidse ben de müçtehidim diyen birçok kimseler helak olur.

İmâm Muhammed Bakır Hazretleri, Ebû Hanîfe'ye: "Seni şöyle görüyorum ki, ceddim (Peygamber Efendi­mizin sünneti sönmek üzere iken onu sen ihya edersin. Her feryâd edenin imdadına yetişirsin. Dertlilere deva olursun. Hayrette kalanlar durakladıklarında sana so­rarlar, yollarını kaybedenlere sen doğru ve açık yolu gösterirsin." buyurdu.

İmâm-ı A'zam Hazretleri dört bin büyük âlimden ilim almıştır. Resûlullâhın asrından sonra en hayırlı asırda takva ile içtihâd eyledi.

İmâm-ı A'zam Hazretleri çok takva sahibi idi. Helâl kazanmak için ticâret yapardı. Zerre kadar şüphesi ol­sa, yüzlerce altını, fakirlere, âlimlere verirdi.

İmâm Züfer buyurdu: "İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'nin derslerine yirmi yıldan fazla devam ettim. İnsanlara onun kadar nasîhat veren ve müşfik olanını görmedim. O bütün kuvvetini Allah için harcardı. Gündüzün büyük kıs­mında fıkıh meselelerinin ve dînî suâllerin halli ve ilim öğretmek ile meşgul olurdu. Ders meclisinden kalkınca; ya bir hastayı ziyaret, ya bir cenazeye iştirak, ya bir fakîre yardım, yahut bir din kardeşini ziyaret eder, ihtiyâçla­rını gidermeye çalışırdı. Gecelerini Kurân-ı Kerîm oku­maya, Rabb'ine ibâdete ve namaz kılmaya ayırırdı. Vefat edinceye kadar bu hâl üzere idi." Rahmetullahi aleyh

Kaynak: Fazilet Takvimi

27 Nisan 2010 Salı

FAZİLET EHLİNİ ANCAK FAZİLET EHLİ BİLİR

FAZİLET EHLİNİ ANCAK FAZİLET EHLİ BİLİR
27 NİSAN 2010 SALI

Enes bin Mâlik (r.a.) anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v.) mescidde oturuyordu. Etrafında da ashabı vardı. Bu sırada Hz. Ali içeri geldi ve selâm verdi. Sonra oturacak boş bir yer bulmak için etrafına bakındı. Resûlullâh (s.a.v.), Ali'ye kim yer verecek diye ashabının yüzüne bakmaya başladı.

Hz. Ebû Bekir de Resulullâh'ın sağ tarafında oturu­yordu. Oturduğu yerden kenara çekilip 'Buyur, buraya otur yâ Ebe'l-Hasen.' dedi. Hz. Ali de Resûlullâh ile Hz. Ebû Bekir'in arasına oturdu. Resûlullâh'ın yüzünde se­vinç alâmeti gördük. Sonra Resûlullâh Hz. Ebû Bekir'e doğru döndü ve "Fazilet sahiplerinin faziletini, ancak fazilet ehli bilir." buyurdular.

Kaynak: Fazilet Takvimi

14 Nisan 2010 Çarşamba

MÜ'MİN TÂZE EKİN GİBİDİR

MÜ'MİN TÂZE EKİN GİBİDİR
14 NİSAN 2010 CARSAMBA


Bütün varlığını geçici şeylere bağlayan her gönül, za­rara ve tehlikeye namzettir. Çünkü o geçici câzibe bir gün yok olacaktır. Hangi geçici varlık vardır ki, sana sen­den önce yıkılıp gitmeyeceğinin ve senin bütün emelle­rini sana bağışlayacağının sözünü ve te'minâtını vere­bilir? Ayağının altındaki yer, başının üstündeki güneş bile sana bu te'minâtı veremez. O te'minâtı Hayy ve Kayyûm olan Allâhü Teâlâ'dan başka verebilecek hiçbir şey yoktur. Ve hakikaten ibâdet onun hakkıdır ve ancak ona ibâdet edenlerdir ki, diğer ümitlere, korkulara, ken­dini tamamen kaptırmaz ve vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki:

"Mü'min taze ekin gibidir, rüzgâr estikçe yatar, fakat yine doğrulur, kalkar. Kâfir ise çam ağacına benzer, rüzgâr estikçe gürler, amma bir kere yıkı­lırsa bir daha kalkamaz." Çünkü kâfir ölümlüye, mü'min ise dâima diri olan Allah'a bağlıdır.

Resûlullâh'ın (s.a.v.) vefatı üzerine bütün ashâb-ı Kiram çok üzülmüş ve şaşırmış idiler. Hz. Ömer (r.a.) bile "Peygamber vefat etmedi ve etmez, her kim öyle derse vururum." demeye kadar varmıştı. Fakat Hz. Ebû Bekir efendimiz derhal,

"Ve Muhammed de ancak bir peygamberdir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölse ve­ya öldürülse siz gerisin geriye mi dönüvereceksiniz? Ve her kim gerisin geriye dönerse elbette Allâhü Teâlâ'ya hiçbir zarar vermiş olamaz ye Allâhü Teâlâ şükredenlere mükâfat verecektir." (Âl-i İmran-144) mealindeki âyet-i kerîmeyi okuyup:

Ey mü'minler! Eğer Muhammed'e ibâdet ediyorsanız, işte o vefât etti ve eğer onu gönderen yüce Allah'a ibâ­det ediyorsanız o ölmez, diridir." buyurunca Ashâb-ı Kiram kendilerine gelmişlerdi. Bu hakikat her zaman, hakikatin ta kendisi ve bu kanun, her vakit geçerli olan bir kanundur.

Kaynak: Fazilet Takvimi

6 Nisan 2010 Salı

ABDULLAH BİN MES'ÛD (R.A.)

ABDULLAH BİN MES'ÛD (R.A.)
06 NISAN 2010 SALI

Ashâb-ı Kirâm'ın fazîletlilerinden ve fakîhlerinden pek büyük bir zâttır. Mekke-i Mükerreme'de doğmuş­tur. Henüz çocuk iken çobanlık yaptığı sırada Resûlul­lâh'ın (s.a.v.) mucizesini görüp Müslüman olmuştur. İlk Müslüman olanların altıncısıdır. Kalem sûresini oku­mak suretiyle Kureyşlilere Kur'ân-ı Kerîmin âyetlerini ilk duyuran zâttır. Bedir, Uhud, Hendek Gazvelerine iştirak etmiş, Rıdvan Bîatı'nda bulunmuştur.

Hz. Ömer anlatıyor: Bir sabah Resûlullâh (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir ile mescide vardığımızda birisinin Kur'ân okuduğunu gördük. Resûlullâh (s.a.v.) onu dinliyordu. Ben 'Yâ Resûlallâh! Geç kalmadınız mı?' dedim. Eliyle bana dokunarak sus, dedi. Adam Kur'ân okuduktan sonra kalktı, rükû ve secde etti. Sonra duâ etmek ve istiğfarda bulunmak için oturdu. Resûlullâh (s.a.v.) "İste, istersen sana verilir." buyurdu. Sonra da "Kur'ân'ı indi­rildiği tazeliğiyle okumak isteyen İbn-i Mes'ûd'un kırâatiyle okusun." buyurdular.

Abdullah bin Mes'ûd anlatıyor: Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) "Bana Kur'ân oku da dinleyeyim." buyurdu. "Sa­na indirildiği hâlde ben nasıl olur da sana okuyabilirim?" dedim. "Ben onu başkasından dinlemeyi severim." bu­yurdular. Ben de Nisa sûresinden okumaya başladım. Nisa sûresinin 41. âyetine geldiğimde dizi ile bana do­kundu. Bir de baktım ki, gözlerinden yaşlar akıyordu.

Abdullah b. Mes'ûd, zayıf, kısa boylu ve bacakları çok ince idi. Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) için erak ağacından misvak kesiyordu. Rüzgar estikçe dallarla birlikte salla­nıyordu. Oradakiler bu duruma güldüler. Resûlullâh (s.a.v.) "Niye gülüyorsunuz?" diye sorunca 'Ayağının in­celiğine gülüyoruz.' dediler. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.): "Nefsim kudretinde bulunan Allah'a yemîn ede­rim ki, kıyamet günü İbn-i Mes'ûd'un ayakları mîzanda Uhud dağından daha ağır olacaktır." buyurdular.

27 Mart 2010 Cumartesi

İSLAM TARİHİ: HAZRET-İ NESÎBE R.ANHÂ

İSLAM TARİHİ: HAZRET-İ NESÎBE R.ANHÂ
27 MART 2010 CUMARTESI

Medîne-i Münevvere ahâlîsinden Nesîbe (r.anhâ) hazretleri Mazin bin Neccâr evlâdından Ka'b'ın kızı ve Ensâr'dan Zeyd bin Âsım'ın hanımıdır. Ümmü Ümâre diye bilinir idi. Hicretten önce Mekke'ye gidip de Aka­be'de kocası ve iki oğlu ile Resûl-i Ekrem'e bîat edenler­dendir. Uhud'da da kocası ve iki oğlu ile birlikte bulunup nice bahâdır erleri utandırdı. Hattâ Resûl-i Ekrem'in üzerine hücum edenlerden bir süvârînin ayağını kılıç ile kalem gibi ayırdı ve atından aşağı düşürüp öldürdü. Kendi birkaç yerinden yaralanıp kanları akarken koca­sını ve oğullarını cenge teşvîk eder ve şecâatlendirirdi. Düşman her ne taraftan Resûl-i Ekrem'in üzerine hücum etse hemen kocası ve oğulları ile yetişip müdâfa'a eder­di. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hz. Nesîbe, ko­cası Zeyd ve oğulları Hubeyb ile Abdullah hakkında: "Yâ Rab, bunları bana cennetde arkadaş eyle" diye duâ etti.

Resûlullâh, Hz. Nesibe'nin oğlu Hubeyb'i, yalancı pey­gamber Müseyleme'ye göndermişti. Müseyleme onu tuttu ve "Muhammed'in (s.a.v.) Allah'ın resulü olduğuna şehâ­det eder misin" deyince "Şehâdet ederim ki o Allah'ın Re­sulüdür" dedi. Peki, benim peygamber olduğuma şehâdet edermisin deyince "Ben sağırım, işitmem" cevâbını verdi. Bunun üzerine Müseyleme onun her defasında bir uzvu­nu keserek sormaya devam etti; o da her defasında aynı cevâbı verdi ve nihayet şehîd oldu. (radıyallâhü anh)

Nesîbe (r.anhâ), Hz. Ebûbekr'in halifeliği zamanında da dinden dönenlerle yapılan harblere iştirak etmiş, ya­lancı Müseyleme'nin öldürüldüğü muharebede on yara almıştır (radıyallâhü anhâ).

25 Mart 2010 Perşembe

KÂRLI ALIŞVERİŞ

KÂRLI ALIŞVERİŞ
25 MART 2010 PERSEMBE

Suheyb-i Rûmî (r.a.), Allah yolunda işkencelere uğra­tılan Müslümanlardan idi. Hz. Ali'den sonra, Medine-i Münevvere'ye hicret etmek üzere Mekke-i Mükerreme'den yola çıktı. Bazı Mekkeliler arkasından yetiştiler ve 'Sen buraya çok fakir, hakîr olarak geldin. Yanımızda, ulaşa­mayacağın kadar bol servete eriştin! Sonra da servetini alıp gitmek istiyorsun. Vallahi, işte bu olmaz!' dediler.

Hz. Suheyb hemen hayvanından yere indi. Ok çantasındaki okları çıkardı ve 'Ey Kureyşliler! İyi bilirsiniz ki ben sizin en iyi ok atanlarınızdan birisiyim. Yemin ederim ki, ok çantamdaki okların hepsini size atarım, sonra da kılı­cımı çekerim. Bunlardan birisi elimde bulundukça bana yaklaşamazsınız. Elimde bunlardan hiçbir şey kalmayın­ca bana istediğinizi yapabilirsiniz. İsterseniz size serve­timin yerini göstereyim, siz de beni serbest bırakın.' dedi.

Müşrikler 'Evet, olur.' diyerek bu teklifi kabul ettiler. Hz. Suheyb, servetini onlara bıraktı ve yoluna devam etti. Rebîulevvel ayının ortalarında Küba'ya gelip Peygamberimiz'e (s.a.v.) kavuştu ve bir daha Peygamberi­mizden ayrılmadı.

O sırada, Peygamberimiz'in (s.a.v.) yanında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer (r.anhümâ) bulunuyordu. Suheyb, Yâ Resûlallah! Kureyş müşrikleri beni yakaladılar. Ben de servetimi vererek kendimi ve ailemi satın aldım!' dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) "Satış kârlı çık­tı, ey Ebû Yahya! Satış kârlı çıktı!" buyurdu ve şu âyet nazil oldu (meali): "Yine insanlardan kimi de vardır ki, Allah'ın rızasına ermek için kendini feda eder. Allah ise kullarına çok şefkatlidir." (Bakara Sûresi, âyet 207)

18 Mart 2010 Perşembe

ÖRTÜNME EMRİ

ÖRTÜNME EMRİ
18 MART 2010 PERSEMBE

Hz. Peygamber (s.a.v) örtünme ile ilgili âyetlerin tefsirini yapmış ve onların, nasıl uygulanacağını göstermiştir. Hz. Aişe (r.a) anlatır:

"Bir gün Hz. Ebû Bekir'in kızı (kız kardeşim) Esma ince bir elbise ile Resûlullah'ın (s.a.v) huzuruna girmişti, Hz. Peygamber ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:

"Ey Esma! Kadın ergenlik çağına ulaşınca onun şu yüzü ve elleri hariç diğer yerlerinin görülmesi helâl değildir!" (Ebû Davud).

"Allah Teâlâ ergenlik çağına girmiş bir kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ebû Davud).

Örtünmenin farz olduğu yerlerden biri de mescid ve namazdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ey âdemoğulları! Her mescide (namaza) gelişte elbiselerinizi giyin (avret yerlerinizi Örtün)" (A'râf 7/31).

17 Mart 2010 Çarşamba

ASHÂB-I KİRAMIN HEPSİ CENNETE GİRER

ASHÂB-I KİRAMIN HEPSİ CENNETE GİRER
17 MART 2010 CARSAMBA

"...Ashâb-ı Kiram, kitab ve sünneti tebliğ edenler­dir. İcmâ (delili de) onların asrına bağlıdır. Eğer onların hepsi veya bâzıları dalâlet ve fâsıklıkla vasıflanmış olsa dinin tamamından veya bir kısmından îtimâd kalkar. Pey­gamberlerin sonuncusu ve en faziletlisi olan Muhammed Mustafâ'nın (s.a.v.) gönderilmesinin faydası da az olur. Kur'ân-ı Kerîm'i toplayan Hz. Osman'dır, hatta Hz. Sıddîk'tır, Hz. Faruk'tur (r.anhum). Eğer onlar ta'n (zem) edil­miş ve âdil olmamış olsalar Kur'ân'a nasıl îtimâd edilir, din neyle ayakta kalırdı? Bu işin ne kadar kötü ve fena olduğunu düşünmek lazımdır.

Resûlullâh'ın (s.a.v.) ashabının tamamı âdildir; onların bize ulaştırdığı her şey gerçek ve doğrudur. Hz. Ali'nin (r.a.) hilâfeti zamanında vâki olan ihtilaflar ve münâkaşa­lar, hevâ ve heves sebebiyle olmamıştır. Makam ve baş olmak uğruna da olmamıştır. Bilakis bu münâkaşalar -onlardan birinin içtihadı hatalı olsa ve isabetsiz olsa dahi- ictihad ve istinbât sebebiyle olmuştur.

Ehl-i sünnet ve'l-cemâat âlimlerine göre bu savaşlarda ve münâkaşalarda haklı olan Hz. Ali (k.v.) idi. Ona mu­halif olanlar ise hatalı idiler. Ancak buradaki hatanın menşei ictihad olunca bu içtihadın sahibi dil uzatılmaktan ve kötülenmekten uzak olur. Kasd olunan, Hz. Ali tara­fının haklılığı ve muhaliflerinin hata etmiş olmalarıdır. Ehl-i sünnet bununla hükmetmiştir. Ancak muhaliflere dil uzatmak faydasız bir fuzûlîliktir. Hatta zararlı olma ihti­malini de içine almaktadır. Çünkü onlar Resûlullâh'ın (s.a.v.) ashabıdır (r.anhum). Bazıları cennetle müjdelenmiştir. Bazıları günahları bağışlanmış ve âhiret azabı kendilerinden kaldırılmış olan Bedir ashabıdır.

Nitekim sahih hadîs-i şeriflerde şöyle vârid olmuştur: "Allâhü Teâlâ Bedir ehline rahmet nazarı ile baktı ve: 'Dilediğinizi yapın, ben sizi mağfiret buyurdum' buyurdu". Onların bazısı da Rıdvan bîatı ile şereflenmiştir. Resû­lullâh (s.a.v.) Efendimiz "Ağacın altında bîat edenlerden hiç kimse cehenneme girmeyecektir" buyurmuştur. Hatta âlimler: "Bütün sahabenin, ehl-i cennet olduğu Kur'ân-ı Kerîmden anlaşılır." demişlerdir... (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî 3/24)

5 Mart 2010 Cuma

TEHLİKELİ SÖZLER

TEHLİKELİ SÖZLER
05 MART 2010 CUMA

Dört mezhebin imamları, Müslümanları dinden çıka­racak hususlardan sakındırmışlar; kitablarında Müslümânın dînine zarar verecek inanç, fiil ve sözlerin "bütün sâlih amellerin sevabını mahvetmek, iki taraftan birinin söy­lemesi hâlinde nikâhı gidermek" gibi netîce ve hükümle­rini bildirmişlerdir. Bu sebeple Müslüman, ağzından çıkan her söz ve kalbiyle rızâ verdiği her hususun mânâsını iyi düşünmeli; hele dînî meselelerde mânâsını düşünmeden ve bilmeden katiyen söz söylememelidir.

İslâm dîninde "Allâhü Teâlâ'ya, meleklere, kitaplara, pey­gamberlere, âhiret gününe, kaza ve kadere" îmân etmek birer esâstır. Ehl-i sünnet i'tikâdı üzere bunlara nasıl inanı­lacağı ilmihâl ve akâid kitablarından öğrenilip öylece inan­mak lâzımdır. Bunlardan her hangi bir şeyi inkâr etmek, yahut inkâr için söylenenlere kalben de olsa rızâ göstermek -Allah saklasın- insanı derhâl dinden mahrum bırakır.

İslâm'ın şartlarından birinin farz olduğunu inkâr etmek de kişiyi îmân dâiresinden çıkarır. Mütevâtir (yalan üze­rinde birleşmeleri mümkün olmayan topluluğun haberi) olarak sabit olan dînî bir hükmü inkâr etmek de böyledir. Meselâ erkeğin ipek elbise giymesi haram değildir demek veya vitir namazını ve kurbanı inkâr etmek gibi.

Kurân-ı Kerîm'in -bir âyetini bile olsa- inkâr etmek, "Kurân-ı Kerîm muharreftir; hâşa bozulmuştur.", "îlâhî değildir.", yahut "Cebrâîl onu yanlış zâta getirdi." demek veya Kur'ân-ı kerîm'de bildirilen kıssa (Allah'ın bildirdiği vak'a)ları inkâr etmek küfürdür.

Resûlullâh'ın mütevâtir hadîs-i şerîflerini inkâr etmek, onu kötülemek veya kötülenmesine kalben razı olmak, onu (s.a.v.) sevmediğini söylemek de küfürdür.

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'e ve diğer Ashâb-ı kirama sövmek de küfrü îcâb ettirir. Zîrâ İslâm dîni bize onlardan ulaşmıştır.

İslâm'ın mukaddesatının tahkîr (hakaret) edilmesine kalbiyle rızâ göstermek de küfrü îcâb ettirir.

Kalbine küfrü îcâb eder şey gelir de onu söylemez ise îmâna zarar vermez.

10 Şubat 2010 Çarşamba

NAKŞİBENDİ YOLU

NAKŞİBENDİ YOLU
10 SUBAT 2010 CARSAMBA

Nakşibendi yolu, 791 (1389) yılında vefat eden Hâce Muhammed Bahâeddin Nakşibend hazretlerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir.

Bu terbiye yolu Şah-ı Nakşibend ile başlamış değildir. Bu yolun usul ve adabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir'e (r.a), ondan Hz. Resulullah'a (s.a.v) ulaşmaktadır. Terbiyenin başında Peygamber Efendimiz (s.a.v) bulunmaktadır. Bu yolun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşid-i kamillerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır.

Hz. Ebu Bekir 'den (r.a) sonra bu yola "Sıddıkıyye", Bâyezid-i Bistâmî'den sonra "Tayfûriyye", Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvâni'den sonra "Hacegâniyye" ismi verildi. Şah-ı Nakşibend'den sonra ise "Nakşibendiyye" ismi verildi. Günümüzde de bu isimle anılmaktadır.

1 Şubat 2010 Pazartesi

ASHAB-I KİRAM'IN TABAKALARI (DERECELERİ)

ASHAB-I KİRAM'IN TABAKALARI (DERECELERİ)
01 SUBAT 2010 PAZARTESI


• Ashâb-ı Kiram'ın birinci tabakası herkesten evvel ve Ömer bin Hattâb'ın Müslüman olmasından önce îmân eden otuz dokuz sahâbîdir. Hz. Erkam'ın Safa mevkiindeki evinde toplanıp Resûl-i Ekrem ile gizlice sohbet ederlerdi. Hz. Ömer de o hanede îmâna geldi. Onunla Müslümanların adedi kırka ulaştı ve onun Müslüman olması üzerine İslâm dîni açıkça ilan edildi.

Onlardan on kişiyi hayâtlarında iken Resûl-i Ekrem cennet ile müjdeledi. İşte onlara Aşere-i Mübeşşere de­nilir ki Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fârûk, Osman bin Affân, Ali bin Ebî Tâlib, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Sa'd bin Ebî Vakkâs, Sa'îd bin Zeyd, Abdurrahman bin Avf ve Ebû Ubeyde bin Cerrah Hazretleridir. (Radıyallâhü anhüm)

• Ashâb-ı Kirâm'ın ikinci tabakası Hz. Ömer'in Müslü­man olmasından sonra İslâm ile müşerref olanlardır.

• Üçüncü tabakası Akabe'de ilk bîat eden Ensâr-ı Kirâm'dır.

• Dördüncü tabakası ikinci defa Akabe'de bîat eden ki yetmiş kadar Ensâr idi.

• Beşinci tabakası Resûl-i Ekrem'in Mekke'den hicretin­de henüz Kubâ'da iken gelip de ona ulaşan Muhâcirlerdir.

• Altıncı tabakası Bedir gazâsında bulunan Muhâcirler ve Ensâr'dır ki onlara Ashâb-ı Bedir denilir.

• Yedinci tabakası Bedir gazâsıyla Hudeybiye seferi arasında hicret edenlerdir.

• Sekizinci tabakası Hudeybiye'de Şecere-i Rıdvan denilen ağacın altında bîat eden Ashâb-ı Kirâm'dır.

• Dokuzuncu tabakası Hudeybiye musâlahasından son­ra hicret edenlerdir ki Amr bin As onların eşrâfındandır.

Fahr-i Âlem (s.a.v.) Hazretleri bir mahalde otursa sa­ğında Hz. Ebû Bekir ve solunda Hz. Ömer otururdu. Başkâtipliğini yapan Hz. Osman karşılarında otururdu. Hz. Ali dahi Resûl-i Ekrem'in sır kâtibi ve mahrem-i es­rarı idi. Radıyallâhü anhüm.

22 Ocak 2010 Cuma

"O GÜN Nİ'METLERDEN MUHAKKAK SORULACAKSINIZ"

"O GÜN Nİ'METLERDEN MUHAKKAK SORULACAKSINIZ"
22 OCAK 2010 CUMA

Allâhü Teâlâ'nın insanoğluna bahşettiği bütün nimet­lerden kıyamet gününde sorulacaktır. Bu ni'metler, ken­disiyle lezzet alınan her türlü şeydir. Hayât, sağlık ve afiyet, hattâ içilen bir yudum (tatlı ve soğuk) su dahi bu­nun içindedir.

Birgün Hz. Ömer: Hangi ni'metlerden sorulacağız yâ Resûlallah? Hâlbuki yurtlarımızdan ve mallarımızdan çıkarıldık! demişti. Resûlullâh da (s.a.v.): "Sizleri sıcak­tan ve soğuktan koruyan evler, ağaçlar, çadırların göl­geleri ve sıcak günde su" buyurmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir ve Ömer ile birlikte Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerinin evine gittiler. Hanımı Resûlullâh (s.a.v.) ve arkadaşlarını karşılarken Hz. Ebû Eyyûb de çıkageldi ve bir hurma dalı kesti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Bunu bizim için niye kestin, meyvesin­den toplasaydın ya!" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Hurmanın hem koruğundan, hem tazesinden hem de olgunundan yemenizi arzu ettiğim için." dedi. Sonra bir oğlak kesti. Huzuruna getirdiği zaman Resûlullâh (s.a.v.) oğlaktan biraz aldı ve onu bir yufkaya sardı. Sonra 'Yâ Ebâ Eyyûb! Bunu kızım Fâtıma'ya yetiştir, zîrâ günlerden beri o böylesini tatmadı,' buyurdu. Ebû Eyyûb (r.a.) da onu Fâ­tıma'ya (r.anhâ) yetiştirdi. Yemeklerini yediler ve doydu­lar. Resûlullâh (s.a.v.) sofradaki ni'metlere bakarak "Ek­mek, et, olgun, koruk ve taze hurma." buyurdu ve müba­rek gözleri yaşardı. "Nefsim kudretinde olan Zât-ı Âlâ'ya yemin ederim ki işte bu, sorulacağınız ni'metlerdir, Allâhü Teâlâ (meâlen) "Sonra, yemin olsun o gün o ni­metlerden muhakkak sorulacaksınız." (Tekâsür-8) bu­yurdu. Bu, işte o kıyamet günü sorulacağınız ni'metler­dir." buyurdu.

Peygamber Efendimizin bu sözü ashabına ağır geldi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.): "Böyle ni'­metlere kavuşup da el sürdüğünüz vakit -bismillah- deyin. Doyduğunuz vakit de 'Elhamdülillâhillezî...' deyiniz, çün­kü bununla (yani besmele ile başlanır ve sonunda duâ ile hamd edilirse) o rızıktan sual olunmaz", buyurdu.

20 Ocak 2010 Çarşamba

KASIM BİN MUHAMMED (R.A.)

KASIM BİN MUHAMMED (R.A.)
20 OCAK 2010 CARSAMBA

Hz. Ebû Bekir ve Selmân-ı Fârisî'den (r.anhümâ) son­ra Silsile-i Sâdâtın üçüncü halkası olan Kâsım bin Muhammed (r.a.), Hz. Ebû Bekr'in torunudur.

Babası Muhammed bin Ebûbekir Mısır vâlîsi iken şehit edilince küçük yaşta yetim kaldı. Halası ve mü'minlerin annesi Hz. Âişe vâlidemizin yanında büyüdü. Ondan fıkıh öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyet etti.

Tâbiînin büyüklerinden ve Medîne'deki yedi fukahâdan biridir. Hadîs ilminde güvenilir bir râvî, âlim, fakih ve takvâ sâhibi idi. İki yüz hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Hz. Âişe, İbn-i Mes'ûd, İbn-i Abbâs, Ebû Hüreyre, Zeyneb bint-i Cahş gibi sahâbeden (r.anhum) hadîs-i şerîf rivâyet etmiş, tâbiîn de kendisinden hadis rivâyet etmiştir.

Kâsım bin Muhammed (r.a.), gün başlarken mescide gelir, iki rekât namaz kılar ve insanların arasında otu­rurdu. Onlar da kendisine sorular sorarlardı. Ancak açık olan meselelere cevap verirdi.

Kasım bin Muhammed (r.a.) buyurdular ki:

• "İnsanlar bana fetvâ sorarlar, ben bu husûsu bilmi­yorum, anlamıyorum, derdim. Isrârla sorduklarında val­lâhi sizin sorduklarınızın hepsini bilmiyorum. Şâyet bil­se idim, söylerdim. Zâten bildiğim şeyi gizleyip söyle­memem helâl olmaz, derdim.

Kişinin, Allâh'ın farz kıldıklarını öğrendikten sonra câhil olarak yaşaması, bilmediği hususlarda fetva vermesinden daha hayırlıdır."

• "Kişinin günâhını hafife alması en büyük günah­lardandır."

Hac veyâ umre için giderken, hicrî 106 yılında Mekke ile Medîne arasında Kudeyd'de vefât etti. Radıyallâhü anhü.

Hz. Kâsım'dan sonra Silsile-i Sâdâtın dördüncü hal­kası Ca'fer-i Sâdık Hazretleridir.

16 Ocak 2010 Cumartesi

HZ. FÂTİH'İN HOCASI AKŞEMSEDDÎN (K.S.)

HZ. FÂTİH'İN HOCASI AKŞEMSEDDÎN (K.S.)
16 OCAK 2010 CUMARTESI


Akşemseddîn hazretleri'nin ismi Muhammed bin Hamza'dır. İslâmın ilk halifesi Hz. Ebû Bekr'is-Sıddîk (r.a.) Haz­retlerinin neslinden olup, 1389 (H. 792)'da Şam'da dün­yâya geldi. Yedi yaşında iken Kur'ân-ı Kerîm'i hatmetti. Tahsilini Osmancık ve Amasya'da tamamladı. Aynı yer­deki medreseye müderris oldu. Bir müddet sonra Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerine intisâb etti ve ondan hilâfet alarak Göynük'e vardı, bir değirmen kurdu ve bu yolla maîşetini temin ederken, diğer taraftan halkı irşada başladı.

Tıb ilminde de mahir olan Akşemseddîn hazretleri hastalıklara hangi bitkilerin ilaç olduğunu bilirdi. Bu hu­sustaki ilmi pek meşhur idi. Hastalıkların gözle görülme­yecek kadar ufak canlı tohumlar (mikroplar) ile yayıldı­ğından ilk olarak bahseden odur. Akşemseddîn hazret­leri, kanseri de araştırmıştır. Tıptaki şöhreti o dereceye vardı ki birkaç defa Edirne sarayına çağrıldı. Fâtih'in hocalığını yaptı, İstanbul'un fethinde bulundu ve Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin (r.a.) kabrini keşfetti. İstanbul'un fet­hinden sonra tekrar memleketi Göynük'e döndü ve ora­da vefat eyledi. (Kuddise sirruhû)

Buyurdular ki: "Velî, insanlardan gelen sıkıntılara kat­lanıp, tahammül eden kimsedir. Sıkıntıları göğüsler, belâlar yüzünden şikâyetçi olmaz ve kin beslemez, düş­manlık göstermez. O, toprak gibidir. Toprağa her türlü kötü şey atılır. Fakat topraktan hep güzel şeyler biter."