Müslümanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslümanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2012 Salı

TÜRKLER VE MÜSLÜMANLIK

TÜRKLER VE MÜSLÜMANLIK
31 OCAK 2012 SALI


Türklerin Müslüman oluşu, Müslümanlara çok fayda sağladığı gibi; kendileri de İslâmiyetten pek istifade etti. Sultan Alparslan'a izafe edilen şu kadirşinas söz bu hakikati ifade eder:

"Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bidat nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı."

XI. asır içinde Türkler Orta Asya'dan üç büyük dalga hâlinde, üç istikamette yayıldı:

Birincisi: Gazne hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan'a yayılmalarıdır. Buraya Müslüman olarak gittiler ve buralara İslâm dini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan ve havâlisinde 500 milyona yakın Müslüman topluluğunun varlığı, bu fetih hareketinin neticesidir.

İkincisi: Oğuz Türklerinin, İran'dan geçerek Anadolu'ya yayılmasıdır. Oğuzlar buraya Müslüman olarak gelmişti. Şimdi o sayede bu topraklarda oturmaktadırlar.

Üçüncüsü: Bu istilâ hareketi, Karadeniz'in kuzeyinden Balkanlara doğrudur. Peçenek, Bulgar, Kuman ve Avarlar Balkan yarımadasına yerleşti. Avrupa içlerine kadar akarak asırlarca halkı titrettiler. Ne çare ki bunlar Müslümanlığa girmeden buraya gelmişti. Etraflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda dinlerini, dillerini ve benliklerini unuttular; geleneklerini kaybettiler. Bunlar arasında eriyip yok oldular.

Görülüyor ki; İslâmiyet, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet olmuştur. Macaristan, Güney Almanya, Polonya, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan'da binlerce Türk kabilesi eriyip gitti. Bugün bile buradaki Hıristiyan halk %50 ilâ %80 nisbetinde Türk kanı taşır.

Türkler esasen cengâver bir milletti. İslâmiyet yardımıyla birlik ve beraberliklerini korudular. Bu dinin alevlendirdiği cihad ruhu sayesinde sağlam, büyük ve uzun ömürlü devletler kurdular. Orta Asya'da yaşayan ve Müslüman olmayan Moğollar ise, dünyayı işgal ettikleri hâlde, medeniyet bakımından geri ve maddeten fakir kaldılar.

Kaynak: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci (TÜRKİYE / 04.05.2011)

21 Şubat 2011 Pazartesi

SELÂM VERMENİN VE ALMANIN EHEMMİYETİ

SELÂM VERMENİN VE ALMANIN EHEMMİYETİ
21 ŞUBAT 2011 PAZARTESİ - 18 REBÎ'UL-EVVEL 1432

Müslümanların birbirlerini tanımalarına ve sevmelerine vesîle olduğu için selâm vermenin ve selâm almanın fazîleti büyüktür. İslâm dîni, selâm için tanışmış olmayı şart kılmamış, müslümanlar için, bildiğine ve bilmediğine selâm verilmesini bir vazîfe olarak kabul etmiş ve selâm almanın ise daha vâcib, zarurî bir vazîfe olduğunu bildirmiştir.

Selâm almak "Ve aleykümü's-selâm ve rahmetullâhi ve berakâtüh"; âfetlerden uzak ve Allâh'ın rahmetine ve bereketine yakın olunuz, demektir. Bu, selâm almanın en mükemmel şeklidir.

"Ve aleyküm selâm' demek de kâfîdir. Başındaki 've' terk edilebilir. Yalnız, fazîleti terk edilmiş olur. Artık bundan aşağı bir şekilde selâm almak câiz olmaz. Ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashâbına gayr-i müslim tarafından verilen selâmın 'Ve aleyküm' diyerek alınmasını bildirmişlerdir.
Anahtar Kelimeler: TRAFİK: YAĞIŞLI HAVALARDA BÂZI TEDBİRLER - yagisli hava da trafik tedbirleri -
Kaynak: Fazilet Takvimi / 18 ŞUBAT 2011 CUMA - 15 REBÎ'UL-EVVEL 1432


*************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"İnsanlardan Allâhü Teâlâ'ya (onun rahmetine) en yakın olanı onlara (karşılaştıklarına) selâmla başlayan kimsedir."
Kaynak: Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Ebû Dâvûd
*************************************************************************************

17 Şubat 2011 Perşembe

PEYGAMBERİMİZİN MERHAMETİ

PEYGAMBERİMİZİN MERHAMETİ
17 ŞUBAT 2011 PERŞEMBE - 14 REBÎ'UL-EVVEL 1432

Bir bedevî, bir şeyler istemek için Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ona bir şeyler verdi ve "Sana ikrâm ettim mi? diye sordu. "Hayır, hiç etmedin," dedi. Müslümanlar, bedevinin bu cüretinden dolayı öfkelendiler, üzerine yürüdüler. Ancak Resûlullah (s.a.v.) bundan vazgeçmelerini işâret buyurduktan sonra kalkıp evine gitti ve bedevîyi çağırdı ve ona bir şeyler daha verdi. Sonra da

"Şimdi ihsanda bulundum mu?" diye sordu.

"Evet bulundun. Bundan dolayı Allah, sana âilene ve kavmine hayırlar ihsan etsin." dedi.

"Sen bana diyeceğini dedin. Fakat ashabımın kalbinde sana karşı bir şey var. Ama istersen benim yanımda söylediklerini, onların yanında da söyle ki kalplerindeki gitsin." buyurdu.

"Evet (söylerim)" dedi. Ertesi gün bedevî Resûlullahın bulunduğu meclise geldi. Resûlullah "Bu bedevî dün diyeceğini demiş, biz de daha fazla ihsanda bulunmuştuk. Şimdi bizden râzı olduğuna inanıyoruz," dedi ve bedeviye dönerek, "Öyle değil mi?" diye sordu. Bedevî "Evet, râzı oldum. Bundan dolayı Allah sana, âilene ve kavmine hayırlar ihsân etsin," dedi.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Benimle bu bedevînin hâli, devesi kaçıp giden adamın hâli gibidir. İnsanlar yakalamak için devenin arkasından giderler. Fakat bu, onu daha fazla kaçırmaktan başka bir işe yaramaz. Sonra devenin sahibi, 'Devemi bana bırakın, siz karışmayın. Ben ona sizden daha şefkatliyim ve onu daha iyi tanırım.' diye seslenir. Devesinin önünden yaklaşır, yerden bir tutam ot alır ve devesine uzatır. Deve bunu görünce gelir, sâhibi onu yere çöktürür, semerini bağlar ve biner.

Şâyet bu adam bana kötü söz söylediği zaman size mani olmasaydım, siz de onu öldürseydiniz, peygambere kötülük yaptığı için cehenneme girerdi."
Anahtar Kelimeler: PEYGAMBERİMİZİN MERHAMETİ - Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in merhameti
Kaynak: Fazilet Takvimi / 9 ŞUBAT 2011 ÇARŞAMBA - 6 REBÎ'UL-EVVEL 1432

*************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Yâ Resûlallah, müşriklere lânet etseniz," denildiği zaman Resûlullah (s.a.v.) "Ben lânet edici olarak gönderilmedim. Ben ancak rahmet olarak gönderildim." buyurdular."
Kaynak: Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim
*************************************************************************************

16 Şubat 2011 Çarşamba

MÜSLÜMANLIKTA ÂİLE

MÜSLÜMANLIKTA ÂİLE
16 ŞUBAT 2011 ÇARŞAMBA - 13 REBÎ'UL-EVVEL 1432

Müslümanların arasında bir din kardeşliği vardır. Bu en kuvvetli bağlılıktır. Bu cihetle müslümanlar, hangi ırk ve memlekete mensup olurlarsa olsunlar birbirlerine bağlıdırlar; birbirlerini severler, birbirleri hakkında hayır isterler. Nitekim bir âyet-i kerîmede: "Mü'minler ancak kardeştirler..." (Hucurât Sûresi, âyet 10) buyurulmuştur.

Bundan başka müslümanlar arasında nesebden, sütten ve evlilikten meydana gelen akrabalıklar vardır. Bu bakımdan da aralarında riâyet edilmesi dînen lâzım gelen bir takım vazîfeler, haklar ve hükümler vardır.

Dînin ve dünyânın tam ve sağlam olması için evlenmek ve evliliği devâm ettirmek müslümanlıkta mühim vazifedir.

Evlenmek -bazen farz bazen de sünnet olarak- dînin yarısını tamamlar.

Bir hadîs-i şerifte: "Evleniniz, çoğalınız, evlât sâhibi olunuz, çünkü ben kıyâmette sizinle, ümmetlere karşı iftihâr ederim." buyurulmuştur.

Fakat evliliğin şartlarına riâyet edemeyip kadına zulmedeceği bilinen kimsenin evlenmesi haramdır.

Talâk (boşama) meşrû' ise de mahzursuz değildir.

Şöyle ki: Aile hayâtından beklenilen şeyler husûle gelmediği veyâ iffet, imtizaç bakımından bir fenâlık yüz gösterdiği takdirde talâk, (boşamak) meşrû'dur. Fakat böyle bir zarûret bulunmadıkça talak güzel değildir.

Nitekim bir hadîs-i şerîfte: "Talâk, helâl şeylerin en sevimsizidir." buyurulmuştur.

Binâenaleyh âile hayâtını sürdürmeğe çalışmalı, lüzumsuz yere ayrılma, boşanma hâdiselerine meydan vermemeli, bunun mes'ûliyetinden kaçınmalıdır.
Anahtar Kelimeler: ASHÂB-I KİRÂM VE AŞERE-İ MÜBEŞŞERE - Ashab-i Kiram ve Asere-i Mübessere -
Kaynak: Fazilet Takvimi / 7 ŞUBAT 2011 PAZARTESİ - 4 REBÎ'UL-EVVEL 1432

*************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır."
Kaynak: Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Ibn-i Mâce
*************************************************************************************

27 Mayıs 2010 Perşembe

SRİ LANKA (SEYLAN) MÜSLÜMANLARI

SRİ LANKA (SEYLAN) MÜSLÜMANLARI
27 MAYIS 2010 PERSEMBE

Sri Lanka, bütün insanlığın babası, ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâmın, Cennetten in­dirildiği yerdir. Müslümanlar buraya Serendib ve Seylan ismini verdiler.

Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın Osmanlı-Japon mü­nâsebetlerini kuvvetlendirmek için gönderdiği Ertuğrul Firkateyni 1889 Kasımında bir cuma sabahı Seylan'ın başkenti Kolombo'ya ulaşıp mürettebat cuma namazını kılmak için topluca gemiden inince nüfusu 300.000 olan Kolombo'da 200.000 kişi gemiyi ziyaret etmişti. Abdül­hamid Han devrinde Sri Lanka'da Osmanlı Devleti Baş­konsolosu bulunmakta idi. Adada Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın teşvikleriyle Kolombo Hamidiye Mektebi, 1900'de Seylanlı Müslüman zenginler tarafından açıl­mıştır. 1889'da Kolombo'da "Müslümanların Dostu" adlı mecmua(dergi) ile Hıristiyan misyonerlere karşı büyük bir mücadele başlatıldı. Bu gayretleri neticesinde Sey­lan müslümanları cuma hutbelerinde Sultan İkinci Abdülhamid'in adını okuyor, mahkemelerinde Osmanlı'nın sembolü olarak fes giyiyorlardı.

Seylanlı Müslümanlar, 1909'da Osmanlı Donanması­na, Balkan Harbi'nde ve Kurtuluş Savaşı'nda da Türki­ye'ye gizli ve açıktan yardım göndermişlerdir.

Kaynak: Fazilet Takvimi

18 Mayıs 2010 Salı

TARİHTE VAKIFLAR

TÂRİHTE VAKIFLAR
18 MAYIS 2010 SALI

Müslümanlar, târih içerisinde; dîne, ilim ve faziletin yayılmasına, insaniyet ve medeniyete hizmet için birçok para ve mallar sarfederek vakıflar meydana getirmişlerdir ki bazıları şunlardır:

Câmî, mescid ve kırlarda yapılan namazgahlar.

Medrese, mekteb, kütübhâne, zaviye, ribât, dergâh. Bunlar birer ilim ve irfan yurdu, birer ibadet ve tâat bucağı olmak üzere vücûda getirilmiştir.

Çeşme, sebil, sarnıç, havuz, kuyu, göl, yolların tamiri. Bunlar da insanların en mühim ihtiyaçlarını karşılamak­tadırlar.

Kervansaraylar, hastahâneler, müslümanların defnedil­meleri için kabristanlar, zayıf hayvanların otlayıp beslen­meleri için meralar, kuşlar için evler.

Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere ahâ­lisinden fakir olanlara ve hac yolunda parasız kalanlara ve hacılara su ve şerbet dağıtılmasına mahsus vakıflar.

Tefsir', hadîs, fıkıh okutulması, hafız yetiştirilmesi -ki bunlar aynı zamanda farz-ı kifâyedîr-, fakir mekteb ço­cuklarına cüz ve kitaplarının alınması, Kur'ân-ı Kerîm'i hatmeden çocuklara birer miktar para verilmesi için ya­pılmış vakıflar.

Ramazân-ı Şerîfde ve sâir mübarek günlerde iftarda hurma, zeytin, su dağıtılması için yapılmış vakıflar.

Fakirlere vakit vakit ve bilhassa Ramazân-ı Şerîfde, regâib ve berât gibi mübarek gecelerde para veya erzak dağıtmak, fakir kızlara çeyiz tedârik etmek, fakir cenaze­lerini kaldırmak, yetim ve yoksul çocuklara, fakir, dul ka­dınlara bayram elbisesi satın almak için yapılmış vakıflar.

Yolculara yardım etmek, esirleri âzâd etmek, âzâd edilmiş kölelere, cariyelere yardım için yapılan vakıflar.

Mushaf-ı şerîf ve diğer dînî, ilmî kitabların yazılması, alınması, tamir ve cilt edilmesi ve hayır müesseselerinin yaşayabilmeleri için yapılan vakıflar.

Bütün bunlar, ecdadımızın, sonraki nesilleri ne kadar düşündüklerine, sadakalarının devamını temin etmek ve örnek olmak istediklerine ve kendilerindeki iyilikseverlik fikrinin yüksekliğine birer şanlı, şerefli delîldir.

Kaynak: Fazilet Takvimi

25 Nisan 2010 Pazar

"BÜTÜN İNSANLAR FIKIHTA EBÛ HANİFE'NİN IYÂLİDİR"

"BÜTÜN İNSANLAR FIKIHTA EBÛ HANİFE'NİN IYÂLİDİR"
25 NİSAN 2010 PAZAR

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurdu ki: "Zahir ulemâ­sı, İmâm-ı Âzam'ın (r.h.) içtihatlarını, dikkatinin kemâli ve istinbat (hükümleri alış) ciheti kapalı olduğu için ne­redeyse inkâr eder ve onun kitap ve sünnete muhalif olduğunu zannederler. O, verâ ve takvası bereketi ve sünnete tâbi olma devleti ile ictihad ve istinbatta öyle büyük bir dereceye nail olmuştur ki başkaları onu anla­maktan âciz kalmış ve mânâlarındaki incelik sebebi ile onun içtihatlarını kitap ve sünnete muhalif zannetmiş­lerdir. Onun ve ashabının ashâb-ı re'y olduğunu zan­netmişlerdir. Bütün bunlar, onun ilim ve dirayetinin haki­katine ulaşamadıkları ve onun anlayış ve firâsetine muttalî olamadıkları içindir. Ancak İmâm-ı Şafiî, onun müdekkik bir fakih olduğunu bir nebze bulmuş ve "Bütün insanlar fıkıhta Ebû Hanîfe'nin ıyâlidir." buyurmuştur...

İmam Ebû Hanîfe (r.h.), sünnete uymak hususunda herkesten daha öndedir. O, mürsel hadîslerin de müsned hadîsler gibi uyulmaya lâyık olduğuna inanır ve bu hadîs­leri re'ye (içtihada) takdim eder. Aynı şekilde sahabenin sözlerini, -beşeriyetin en fazîletlisi olan Peygamber Efen­dimizin (s.a.v.) sohbeti şerefîne nail oldukları için- kendi re'yine (içtihadına, görüşüne) takdim eder. Diğerleri ise böyle değildir. Bununla beraber muhalifler onun, re'y sahi­bi olduğunu zann eder ve ona edebe uymayan sözler nis-bet ederler. Hâlbuki herkes onun ilim, verâ ve takvadaki kemâlini itiraf etmektedir. Allâhü Teâlâ onları muvaffakiyet ile rızıklandırsın (onlara muvaffakiyet versin) de bu dinin başı, ehl-i İslâm'ın ve müslümanların sevâd-ı a'zamının (kâhir ekseriyetinin) reisi olan bu zâta eziyet vermesinler.

"Onlar, ağızları ile Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar." Bu büyüklere re'yciler diyenler, onların kendi re'yleri ile hükmedip kitap ve sünnete tâbi olmadıklarını zannediyor­larsa, onların bu yanlış inancına göre Müslümanların bü­yük kısmı bid'at ve sapıklık içinde kalmış, hattâ İslâm'dan, çıkmış olurlar. Böyle bir şeye cehaletinden haberi olmayan bir câhil veya maksadı dinin yarısını yok etmek olan bir zındıktan başkası inanmaz"... (Mektûbât, 2-55)

Kaynak: Fazilet Takvimi

30 Mart 2010 Salı

ÖLDÜKTEN SONRA KABİRDE HAYÂT

ÖLDÜKTEN SONRA KABİRDE HAYÂT
30 MART 2010 SALI


Âhiretin birinci konağı kabirdir. Kâfirler ile bazı âsî Müslümanlar kabirde azap görürler. Ölü kabre konul­duktan sonra Münker ve Nekîr adlı, heybetli iki melek gelir; Rabbin kimdir, dinin nedir, peygamberin kimdir, kıblen nedir? diye sorarlar. Kâfirler ve fâsıklar cevâp veremez, türlü azap çekerler. Müslümanlar ise:

Rabbim Allâhü Teâlâ'dır, dînim İslâm'dır, peygambe­rim Muhammed Mustafâ'dır, kıblem Ka'be'dir diye ce­vâp verirler. Kabirlerinde türlü nimetlere nail olurlar.

KABİRLERİ ZİYARET

KABİRLERİ ZİYARET _
30 MART 2010 SALI _


Kabir, insanın dünya ile âhiret aralığında meskeni, kıyamete kadar durağıdır. Bu bakımdan kabirlerin mu­hafazasına çalışmalıyız. Gerçi zaruret zamanında insanların menfaati için kabirler kaldırılır, yollar geniş­letilir. Lakin bunun da bir usulü vardır. Edeb ve hürmetle usûlüne riâyet ederek başka yere nakledilebilir.

Zaman zaman kabirleri ziyarete gitmeliyiz. Peygam­ber Efendimiz (s.a.v.) "Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır." buyurmaktadır.

Kabirleri ziyaret edip ibret almalı, vaktiyle hayatta olan birçok kimselerin topraklar içinde kalmış olduğunu görmeli, artık gâfilâne yaşamamalıdır. Ahiret âlemini düşünmelidir. Üç beş günlük dünya hayatı için birtakım günahları işlememeli, hakiki istikbâli düşünerek gaflet içinde yaşamaktan kurtulmalıdır.

Dinimizde kabirleri ziyaretin usûlü, âdabı vardır. Kabir­leri çiğnemeksizin mezara yanaşmalı, selam vermeli, orada yatanın hayatında huzurunda iken oturmuyordu ise aynı edeb ve tazim ile ayakta durup Fatiha, Ihlâs, Yâsin-i Şerîf sûrelerini ve Salavât-ı şerîfe okuyup ruhla­rına hediye etmelidir. Diğer Müslümanlar için de okuyup bağışladıktan sonra kendisinin de akıbetinin bu hale ge­leceğini hatırlayarak mahzun mahzun çekilip dönmelidir.

Kabristanda gülmek, yemek içmek, lüzumsuz laflar etmek Müslümana yakışmaz. Anahtar Kelimeler: KABİRLERİ ZİYARET - Kabirleri ziyaret - Kabirleri ziyaret etmek - Mezarlari ziyaret - Mezarlari ziyaret etmek - Kabirleri ziyaret etme - Mezarlari ziyaret etme - Kabiri ziyaret - Mezari ziyaret -

8 Mart 2010 Pazartesi

MÜKELLEF ile İLGİLİ HÜKÜMLER

MÜKELLEF ile İLGİLİ HÜKÜMLER
08 MART 2010 PAZARTESİ

Mükellefin yapması gereken fiillere "ef'al-i mükellefin" denir:

1. Farz: Dinimizce yapılması kesinlikle emredilen şeye farz denir. Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek gibi.

Farz olan görevleri yapan, karşılığında sevap kazanır. Özürsüz olarak yapmayan azabı hak etmiş olur. Farzı inkâr eden dinden çıkar.

Farz iki çeşittir:

a) Farz-ı ayın: Her mükellefin yapması gereken farz demektir. Beş vakit namaz kılmak gibi.

b) Farz-ı kifâye: Bazı mükelleflerin yapması ile diğerlerinin yapması şart olmayan farz demektir. Cenaze namazı kılmak gibi.

Bazı müslümanlar ölünün cenaze namazını kılarsa farz olan görev yerine getirilmiş olur.

Kaynak: Semerkand Takvimi

16 Aralık 2009 Çarşamba

MÜSLÜMANLARIN VAZİFELERİ

MÜSLÜMANLARIN VAZİFELERİ

Mü'minlerin birbirleri üzerindeki bâzı hakları şunlardır:

Karşılaştığında selâm vermek, davet ettiğinde icabet etmek, aksırdığı zaman 'yerhamükellâh' demek, hastalandığında ziyaret etmek, vefat ettiği zaman cenazesine iştirak etmek, yaptığı taksîme razı olmak, nasîhat istediği zaman nasîhat etmek, gıyabında (onun bulunmadığı yerde) onun haklarını muhafaza etmek, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmek, kendi' için hoşlanmadığından kardeşi için de hoşlanmamak. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Müslümanların sende dört hakkı vardır: İhsanda bulunanlara yardımcı olman, günâh işleyenleri için istiğfarda bulunman, arkalarını dönenlere (uzaklaşanlara) duâ etmen ve tövbekar olanları sevmendir."

Bu haklardan biri de hiçbir müslümana, fiilî veya sözlü olarak eziyet etmemektir. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların emîn olduğu kimsedir."

"Mü'min, mü'minlerin canlarından ve mallarından emin oldukları kimsedir."

"Muhacir odur ki, kötülükten hicret eder, uzaklaşır."

Hiçbir müslümana karşı kibirlenmeyip, tevazu göstermek de bu haklardandır. Zira Allah kendini beğenen ve böbürlenenleri sevmez. Kibirlenenlere karşı tahammül etmelidir. Âyet-i kerîmede (meâlen) "Af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir." (A'raf sûresi, âyet 199) buyurulmuştur.

İnsanların kendi hakkında veya başkaları hakkında söylediği şeylere kulak vermemek, kendisi de bu fiilleri yapmamak. Resûlullâh (s.a.v.) "Koğuculuk yapan cennete giremez." buyurmuştur.

İzinsiz olarak kimsenin evine girmemelidir. Herkese güzel ahlâkla muamelede bulunmalıdır.

Büyüklere hürmet etmeli, küçüklere merhamet ve şefkat göstermeli, herkese karşı güler yüzlü olmalıdır. Yaptığı vaa'tleri yerine getirmelidir.