Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2012 Salı

ABD'DEN HARAÇ ALIYORDUK

ABD'DEN HARAÇ ALIYORDUK
31 OCAK 2012 SALI


ABD bandralı ilk geminin Cezayir açıklarında Osmanlı donanması tarafından ele geçirilmesinden sonra, yabancı dilde imzalamaya mecbur kaldığı ve haraç ödediği tek anlaşma Yale Üniversitesi arşivindedir.

ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde yabancı dille imzalanan tek belge olma özelliği taşıyor.

Yıl 1783... Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başlar. Daha 25 Temmuz 1785'te, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi, Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirilir. Bu gemi, Boston Limanı'na bağlı, Kaptan Isaak Stevens'ın idaresindeki Maria'dır. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçer...

ABD Kongresi, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için Başkana 700 bin altına yakın harcama yetkisi verir. Böylece ABD, Osmanlı tehdidi karşısında donanmasının temellerini atmış olur. 5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul eder. Anlaşmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik'te, gerekse Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642 bin altın ve yılda 12 bin Osmanlı altını (216 bin dolar) ödemeyi kabul eder. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden meydana gelen anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koyar.

Bu belgenin ortaya koyduğu önemli bir husus da ABD Başkanı George Washington'ın, dönemin Sultanı III. Selim Hân tarafından muhatap görülmemiş olmasıdır.

17 Mart 2011 Perşembe

SULTAN YILDIRIM BÂYEZİD HÂN

SULTAN YILDIRIM BÂYEZİD HÂN
17 MART 2011 PERŞEMBE - 12 REBÎ'UL-ÂHİR 1432

Osmanlı sultanlarının dördüncüsü ve Murâd Hüdâvendigâr'ın oglu olup 1360 senesinde dünyâya gelmiştir. Saltanatı 1389-1402 yılları arasına tesâdüf eder. Savaşlarda çok hızlı hareket ettiği için ona "Yıldırım" ismi verilmiştir. Yıldırım Bâyezid Hân'ın saltanatı müddetinde Alaşehir, Ayasuluğ, Saruhan, Menteşe, Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Amasya, Kastamonu, Tırhala, Atina, Malatya, Çankırı, Kemah ve Tuna sâhili fethedilmiştir.

1396 yılında Avrupalı milletlerin iştirak ettiği kuvvetli bir Haçlı ordusunu Niğbolu'da kat'î bir mağlubiyete uğratmıştır.

İstanbul'u birkaç defa muhâsara ederek Bizans'ı çok zor durumda bırakmıştır.

Emir Timur ile 1402 senesinde vukû bulan Ankara Savaşı'nda ordusu mağlup, kendisi de esir olmuştur.

13 yıl hükümdarlık yapmış ve 1403 yılında 43 yaşında iken vefât etmiştir. Bursa'da, kendi adıyla anılan câmiinin yakınında medfûndur. Bursa'da yaptırdığı Ulu Câmî meşhurdur. Rahmetullahi aleyhAnahtar Kelimeler: SULTAN YILDIRIM BÂYEZİD HÂN - Sultan - Yildirim Bayezid Han

3 Mart 2011 Perşembe

YEDİKULE

YEDİKULE
3 MART 2011 PERŞEMBE - 28 REBÎ'UL-EVVEL 1432

Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'u aldıktan hemen sonra eski surların tamir edilmesine başlamış ve İstanbul'da üç hafta kadar kaldıktan sonra Edirne'ye dönmüştü. Birkaç sene sonra da İstanbul başşehir oldu.

O asırlarda şehirlerin dış kale duvarlarından başka bir de iç kale bulunurdu. Sultan bir hücuma karşı şehrin emniyeti ve müdâfaası için silah ve mühimmatın muhafazası gibi düşüncelerle Yedikule'yi 1458'de İstanbul'un iç kalesi olarak inşâ ettirmiştir.

Yedikule, târihî yarımadanın güneybatı ucunda kara ve deniz surlarının birleştiği köşede yer alır.
Yedikule Hisarı fethin ilk yıllarından îtibâren uzunca bir zaman devlet hazînesinin, devletin resmî evraklarının muhâfaza edildiği ve ganimetlerin toplandığı bir depo olarak kullanılmıştır. Bu hazînelerin bir kısmı Sultan İkinci Selim devrinde kullanılmış, kalanlar da Sultan Üçüncü Murad (1574-1595) zamanında saraya taşınmıştır. Hisar bundan sonra yerli ve yabancı mahkûmlar için zindan olarak kullanılmıştır. Burada Osmanlı devlet adamları hapsedildiği gibi Osmanlı Devleti'nin savaştığı ülkelerin elçileri de savaş müddetince hapsedilirlerdi.

Yedikule Hisarı zindan olarak kullanıldığı yıllarda, Sultan İkinci Osman Han yeniçeriler tarafından tahttan indirildikten sonra Yedikule Zindanları'na getirilmiş ve Sadrâzam Davut Paşa ve adamları tarafından gaddârane bir sûrette boğulmuştur (1622). Bilâhare Davut Paşa da aynı yerde 1623 senesinde îdâm edilmiştir.

Yedikule Hisarı'nın zindan olarak kullanılmasına Sultan İkinci Mahmud zamanında son verildi. 1831'de Topkapı Sarayındaki arslanlara ev sâhipliği yapan Yedikule'nin bâzı kuleleri, 1856'da bir süre baruthâne olarak kullanılmıştır.

Yedikule Hisarı 1895'te Müzeler Umum Müdürlüğü'ne bağlanmıştır. Hisar içindeki câmi ile çeşme 1905 senesine kadar sağlam iken bilâhare harap olmuştur.
Anahtar Kelimeler: yedikule - yedikule nedir - yedikule hisari - yedikule nerededir
Kaynak: Fazilet Takvimi / 26 ŞUBAT 2011 CUMARTESİ - 23 REBÎ'UL-EVVEL 1432

*************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır."
Kaynak: Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî
*************************************************************************************

11 Şubat 2011 Cuma

YAVUZ SULTAN SELİM'İN VEFÂTI

YAVUZ SULTAN SELİM'İN VEFÂTI
11 ŞUBAT 2011 CUMA - 8 REBÎ'UL-EVVEL 1432

Musâhibi Hasan Can, Yavuz Sultan Selim Han'ın vefatını şöyle anlatır: Vefâtı zamanında Sultan, bana "Hasan Can, bu ne hâldir ?" dediginde, "Sultanım, Cenâb-ı Hakk'a dönecek, Allah ile olacak zamandır." dedim. "Bizi bunca zamandan beri kiminle bilirdin ?" Cenâb-ı Hakk'a teveccühümüzde kusur mu gördün ?" dediginde, "Hâşâ, lâkin bu zaman, sâir zamanlara benzemez" dedim. Bir an sonra "Yâsin sûresini oku" dedi. Bir kere okudum. Ikincide kendisi de birlikte okuyup, "Selâmün kavlen min Rabbin Rahîm" âyetine geldigimde, şehadet parmagını kaldırıp, rûhunu teslim etti. Kemâl Paşazâde merhûmun Yavuz Sultan Selim Han'ın vefâtına dâir yazdıgı mersiyesinin sonunda şöyle der:

Az müddette çok iş etmiş idi.
Sâyesi olmuş idi âlemgîr,

Şems-i asr idi, asırda Şems'in
Zılli memdûd olur, zamânı kasîr.

Açıklama: Az zamanda çok iş yaptı. Öyle ki gölgesi âlemi kapladı. O ikindi güneşi gibi idi. Zira ikindinin vakti kısadır.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 28 Ocak 2011 Cuma - 24 Safer 1432

*************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Rab olarak Allâhü Teâlâ'ya, din olarak İslâm'a ve peygamber olarak da Muhammed'e râzı olan (bunlara iman eden) kimseye cennet vâcib olur."
Kaynak: Hadîs-i Şerif, Sünen-i Ebû Dâvûd
*************************************************************************************

4 Şubat 2011 Cuma

BEN TEK BAŞIMA GİDERİM

BEN TEK BAŞIMA GİDERİM
04 ŞUBAT 2011 CUMA - 1 REBÎ'UL-EVVEL 1432

Yavuz Sutan Selim Han'ın Îran üzerine yaptığı Çaldıran seferinde uzun yürüyüşe rağmen bir türlü düşmanla karşılaşamamıştı. 8 Ağustos 1514 günü Osmanlı ordusu Eleşkirt önlerine geldiğinde, ordu içindeki tahrikler ve huzûrsuzluklar artmıştı. Bazı fitne ve fesat erbâbı, geri dönülmesini istemekteydi. 17 Ağustos sabahı yeniçeriler, Sultan'ın otağına kurşun atacak kadar işi ileri götürdüler. Yavuz Sultan Selim Han otağ-ı hümâyûndan çıkıp, kısa ve mânîdâr bir konuşma yaptı:

"Dönmek ihtimâlim yoktur. Hattâ bunu düşünmek bile fâsit hayâldir. Biz, İslam dînine aykırı hareket edenleri yola getirmek için bu serhadlere kadar gelmişken, bir takım gayretsizler bizim mesâimizi akîm (neticesiz) bırakmak icin geri çevirmek isterler. Biz katiyyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Ülü'l-emre itâat edenlerle, kasdettiğimiz yere kadar gideriz. Kalpleri zayıf olanlar, çoluk çocuklarını düşünenler ve yol zahmetini bahâne edenler, kendileri bilirler, dönerlerse dîn yolundan dönerler. Eğer bahâne düşmanın gelmemesi ise düşman ileridedir. Er iseniz benimle gelin ve illâ ben tek başıma giderim!"

Atını mahmuzladı; askerler -başları öne eğik- arkasından yürüdüler.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 22 Ocak 2011 Cumartesi - 18 Safer 1432

*************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Borçtan sakınınız. Çünkü o, gece keder ve sıkıntı, gündüz ise zillettir."
Kaynak: Hadîs-i Şerif, Beyhakî, Şu'abü'l-Îmân
*************************************************************************************

29 Ocak 2011 Cumartesi

İMÂM-I GAZÂLİ HAZRETLERİ

İMÂM-I GAZÂLİ HAZRETLERİ
29 OCAK 2011 CUMARTESİ - 25 SAFER 1432

İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” hazretleri, İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Ömrünü İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek ve öğretmekle geçiren İmâm-ı Gazâlî hazretleri 1058 yılında, İran’ın Meşhed şehrinin Gazâl köyünde doğdu. 1111 senesi Cemazil-evvel ayının 14. Pazartesi günü, orada vefât etti.

Odasında namaz kılarken, her zamankinden fazla kalınca, yakınları meraklandı. İçeri girince İmâm-ı Gazâlî hazretlerini, kefeni giyip, yüzünü kıbleye dönüp, rûhunu teslim etmiş gördüler. Başı ucunda da şu beytler vardı:

Sakın sanmayınız ki, ölüm, hep yok olmaktır,
O gerçek bir hayattır ve yüce bir maksattır.

Sanmayın ölüm, azap, şiddet, elem çekmektir,
O, sadece bir evden, başka eve geçmektir.

Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız,
Biz gittik, biliniz ki, sırada siz varsınız.

Son sözüm olsun size “Aleyküm selâm” dostlar,
Allah selâmet versin, diyecek başka ne var?

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, müctehid idi. Çok kitap yazdı. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce bir güne 18 sayfa düşmektedir. Bağdat’ta Nizâmiyye Üniversitesinde müderris, yani profesör idi. Daha sonra, Şam’da ve Nişapur’da müderrislik yaptı. İhyâ ve Kimyâ-i Seâdet kitapları çok kıymetlidir.

Kaynak: Türkiye Takvimi / 18 Aralık 2010 Cumartesi - 12 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Ömrü uzun ve ibâdetleri çok olana müjdeler olsun."
Kaynak: Hadîs-i Şerîf
************************************************************************************

25 Ocak 2011 Salı

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ
25 OCAK 2011 SALI - 21 SAFER 1432

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî “rahmetullahi aleyh” hazretleri, Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş, evliyânın büyüklerindendir. 1207’de Belh şehrinde doğup, 1273’te Konya’da vefât etti. Babası Behâeddin-i Veled de, büyük âlim ve velî idi. Oğlu ile birlikte, Hicaz’a, sonra Şam’a, oradan da Konya’ya geldi. Önce Hoca Hüsâmeddin’den feyz aldı. Sonra, Şemseddin-i Tebrizî gelip onu irşad eyledi.

Oğlu, Behâeddîn Ahmed Sultan Veled’tir. Torunlarına Çelebi denir. Vefâtından sonra yerine Hüsâmeddin Çelebi, sonra oğlu Sultan Muhammed Burhâneddin Veled Çelebi halîfe oldu.

Celâleddin-i Rûmî, ney ve dümbelek çalmadı, dönmedi, raks etmedi. Bunları, sonra gelen câhiller uydurdu. Divanında 30 bin, Mesnevisinde 47 bin beyit vardır.

Mesnevisini nazım şeklinde yazarak, düşmanların değiştirmesine imkân bırakmamıştır. Pek çok menkıbesi vardır. Birisi şöyledir:

Konya'da Tâceddîn adında evliyâyı ve hâllerini inkâr eden biri vardı. Mevlânâ hazretlerinin de aleyhinde bulunurdu. Bu kişi bir gece rüyâsında, kendisini nasılsa Cehennem kapısında durmuş gördü. Orada bir adamı eli ayağı bağlı olduğu hâlde, bir Cehennem'den çıkarıp, öteki Cehennem'e sokuyorlardı. Dört kişi de orada durmuş; "Ey tâlihsiz kişi! Kurtulman için velîlerin sözlerini oku!" diyorlardı. Tâceddîn efendi orada donup kalmıştı. Sonra da; "Bana Allahü teâlânın rızâsı için birkaç kelime öğretiniz!" diye ricâ etti. Ona Mevlânâ hazretlerinin Mesnevî'sinden birkaç beyit öğrettiler. O da bu beyitleri okudu. Okur okumaz bütün zincirleri ve bağları üzerinden çözüldü. Sonra da Cennet tarafına yönelip gitti.

Tâceddîn efendi, uykudan uyanır uyanmaz Mevlânâ'nın medresesine koştu. Yolda Mevlânâ hazretleri ile karşılaştı. Mevlânâ hazretleri ona; "Ey Tâceddîn! Bir yerde sâdece velîlerin sözleri insanın böyle imdâdına yetişir ve yardım isteyenlere yardım ederse, artık onların sohbetinin neler yapacağını ve onlara karşı beslenen sevginin bereketinin insanı nerelere ulaştıracağını düşün." buyurdu. Gördüğü rüyâya Mevlânâ hazretlerinin vâkıf olduğunu anlayan Tâceddîn, ellerini öpüp sâdık talebelerinden biri oldu.

Kaynak: Türkiye Takvimi / 17 Aralik 2010 Cuma - 11 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Allah'ım! Bedenime sağlık ver, gözüme sağlık ver, sağlığı benim varisim kıl (son nefesime kadar beni sağlıklı eyle). Halîm ve kerîm olan Allah'tan başka ilah yoktur. Ulu arşın sahibi Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur."
Ravi: Tirmizî, "Deavât", 66
************************************************************************************

30 Ağustos 2010 Pazartesi

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI_

30 AGUSTOS 2010 PAZARTESi_



GÜNÜN ANLAMI VE ÖNEMİ

Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu.

Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk'ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Amasya Genelgesi'nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920'de TBMM'yi kurdu. Böylece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu, hem de Kurtuluş Savaşı'nın merkezi Ankara oluyordu.

TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. "Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü"nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu'da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar'a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, ordularına: "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi.

Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699
Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal'e "gazi" unvanı ve "Mareşal" rütbesi verildi.

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı'ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı.

1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikleri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydırıldı". İstanbul'daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal'in başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922'de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos'ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis'te vardı. Bu savaş, Atatürk'ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı.

Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir'e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline "dur" diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz, bu münasebetle...

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OSLUN

31 Temmuz 2010 Cumartesi

İSTANBUL'UN İSİMLERİ

İSTANBUL'UN İSİMLERİ
31 TEMMUZ 2010 CUMARTESi


Latince: Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma

Rumca: Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis

Slavca: Çargrad, Konstantingrad

Grekçe: Vizantion

Vikingce: Miklagord

Ermenice: Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli

Arapça : Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma

Selçuklular zamanında: Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul

Osmanlıcada: Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol, Darü's-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü'l-Hilafetü'l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergâh-ı Mualla, Südde-i Saadet

22 Temmuz 2010 Perşembe

KORE SAVAŞ'INDA TÜRKLER VE DİĞERLERİ

KORE SAVAŞ'INDA TÜRKLER VE DİĞERLERİ
22 TEMMUZ 2010 PERSEMBE


1964’de Türk askerî heyeti Amerika'ya gider. Orada akşam yemeğine misafir oldukları bir Amerikan yüzbaşısı, kütüphanesinden “Mc. Call” isimli bir dergi çıkarır. 1958 senesine ait bu dergide, esir kampındaki Türk Mehmetçik ile Amerikalı Coni şöyle kıyaslanır:

“Kore Harbi’nde, bir akın sırasında, Çinliler büyük çapta esir almışlardı. Hava çok soğuk ve karlıdır. Kafilede pek çok hasta ve yaralı vardır. Yürüyemeyen esir, yolun bir kenarına çekilir. Kızıl Çinli muhafız gelir, kafasına bir kurşun sıkar. Bu sahne her millet esiri için tekrarlanır. Fakat, Türk esirlere gelince iş değişir. Çinli muhafızdan evvel, Türklerden 2-3 kişi koşup arkadaşlarını sırtlarına alıp götürürler. Esirlerden üniformalar çıkartılır. Düz ve tek tip elbiseler giydirilir. Diğer askerlerde rütbesiz olmanın getirdiği disiplinsizlik başlar. Türklerde yüzbaşı yine yüzbaşıdır, çavuş yine çavuş, er yine erdir. Eskisi gibi disiplinli bir hayat başlar.

Çinliler 100 esire 15-20 kişiye yetecek yemek getirip ortaya bırakırlar. Gücü yeten istediği kadar alır. Birçoğu aç kalır. Türklerde ise nöbetçi, yemeği 100 eşit parçaya bölüp dağıtır.

Bu esir kampında Amerikan ve İngiliz esirlerinin %50'si öldüğü hâlde, Türk esirlerinden ise hemen hemen hiç ölen yoktu. Çünkü, Türkler arasında kıdeme hürmet devam etmekteydi. Her sabah kıdemli olan, vazife taksimi yapıyordu.

Amerikalı aileler soruyor: “Her türlü imkânı, konforu vererek yetiştirdiğimiz çocuklarımız, aynı şartlarda başarısız, Türkler ise başarılı oldular. Bizimkiler birbirlerine ellerini uzatmadılar. Yalnız kendileri için, bencilce davrandılar. Ailelerini, vatanlarını unutup oralarda kaldılar. Sebebi nedir?..”

Çünkü birçok İngiliz ve Amerikalı esir, beyni yıkanıp savaştan sonra ülkelerine dönmeyi reddetti. Hâlbuki bir tek Türk askeri bile orada kalmadı. Bu birlik ve beraberliklerinin sebebini soran Çinlilere bir Türk yüzbaşısı şu cevabı vermişti:

“Türk askerinin terbiyesi, kışladan aldığı askerî terbiyeden evvel, evinde aldığı mânevî Türk aile terbiyesine dayanır. Biz disiplini anamızdan öğreniriz. Ve önce aile içinde uygularız...”

Kaynak: Türkiye Takvimi

21 Temmuz 2010 Çarşamba

II. ABDÜLHAMİD HAN VE YAHUDİLER

II. ABDÜLHAMİD HÂN VE YAHUDİLER
21 TEMMUZ 2010 CARSAMBA

Yahudiler, Arz-ı mevud (vadedilen topraklar) üzerinde devlet kurma çalışmalarını hızlandırdıklarında, karşılarında Cennetmekân Abdülhamid Hânı buldular. Yahudiler 1870 senesinden itibaren Filistin toprakları üzerinde ziraî yerleşme merkezleri teşkil etmeye başladılar. Daha çabuk ve kesin bir yerleşme yapabilmek için Siyonistlerin lideri Teodor Herzl, Sultan Abdülhamid'le görüştü. Ondan toprak talebinde bulunarak, Filistin'de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istediler. Buna karşılık da Osmanlı bütçesinin 3 misli para teklif ettiler ve devletin bütün borçlarını ödeyeceklerini bildirdiler.

Bu isteğe karşı Abdülhamid Hân tarihimize altın harflerle geçen şu cevabı verdi: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim, bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldar kılmıştır. Ecdadımın kanıyla alınan yer parayla satılamaz.”

Abdülhamid Hân ayrıca, Yahudilerin gizli faaliyetlerine karşı da harekete geçti. Filistin'in tamamını arazi-i şahâne ilan ederek satılmasını yasakladı. Bizzat şahsına bağlı bir orduyu Filistin'de vazifelendirdi. Kafkas ve Balkanlardaki bir kısım Müslümanları Filistin'e yerleştirdi. Padişahın bu faaliyetleri üzerine Yahudiler, bütün güçlerini Abdülhamid Hânı tahttan indirme yoluna çevirdiler ve Mason yaptıkları yerli hâinlerle işbirliğine giderek bu niyetlerini gerçekleştirdiler.

Sultan II. Abdülhamid Hâna hal’ini tebliğ edecek heyetin seçiminde, İttihatçılar, ihânete varan bir hata daha işlediler. Bu 4 kişilik tebliğ heyetine, Selânik mebûsu Yahudi Emânuel Karasu’yu da dahil ettiler.

Kaynak: Türkiye Takvimi

20 Temmuz 2010 Salı

FAHRETTİN PAŞA

FAHRETTİN PAŞA
20 TEMMUZ 2010 SALI

1. Dünya Harbi’nin sonuna doğru, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Dünya yüzünden Türklüğü silmeye niyetli bazı Batı devletleri el ele verip; güzel vatanımıza saldırdılar. Devletteki idare zaaflarına, yokluklar da eklenince, yenilgi kaçınılmaz oldu. Türk ordusu Galiçya’dan, Aden’e kadar 7 cephede savaşıyordu.

Bu cephelerden üçündeki komutanlar; “Biz böyle bir mütarekeyi duymadık. Emir de almadık ve tanımıyoruz.” diye, savaşmaya devam ettiler. Bunlar Güney Yemen-Lahiç bölgesi Komutanı Ali Sait Paşa, Asir bölgesi Komutanı ve Medine-i Münevvere’deki Hicaz Bölgesi Kuvve-i Seferiye Komutanı Fahrettin Türkkan Paşa.

Mondros Mütarekesini bu komutanlara İttihatçılar, İngiliz gemileri telsizleri ile tebliğ etmeye çalıştı. Fakat onlar ağız birliği etmişçesine; “Bize Mektebi Harbiye’de harp etme sanatı öğretildi. Vatan nasıl teslim edilir, satılır öğretilmedi.” diyerek 23 Ocak 1919’a kadar; yani mütarekeden sonra 85 gün daha savaşa devam ettiler. İşte bu 85 gün bilhassa, Medine-i Münevvere’deki Fahrettin Paşanın adı, Hindistan’dan ta Fas’ın Okyanus sahillerine, bütün Balkanlara, Orta Asya’ya kadar bütün İslâm âleminde dilden dile dolaşmaya başladı. Paşamız bir rüyâ kahramanı idi. Ve işte o zamanlarda doğan çocuklarına binlerce insan, Fahrettin adını koydu...

Fahrettin Paşa İngiliz esaretinde, bir müddet Mısır’da tutuldu. Yanına iki tane İngiliz yüzbaşısı güya yaver olarak verildi. Paşa tutulduğu kışladan zaman zaman şehre çıkabilirdi. Yani kontrollü serbest. Paşa şehre çıktığında, Kahire trafiği onu görmek isteyenlerden, altüst oluyordu. Yüzbinler alkış tutuyordu. İngilizler üniforma ile çıkmamasını rica ettiler. Paşa da; “Harbiyeden mezun olduktan sonra 40 sene sırtıma sivil elbise giymedim. Nasıl giyilir bilmem.” dedi. İngilizleri esarette de protesto ederek, bir daha sokağa çıkmadı...

Kaynak: Türkiye Takvimi

11 Haziran 2010 Cuma

FATİH SULTAN MEHMED'İN İCADLARI

FÂTİH SULTAN MEHMED'İN ÎCÂDLARI
11 HAZİRAN 2010 CUMA

Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u almak isterken işinin çok zor olduğunu biliyordu. Üstelik şehrin surları çok sağ­lam, pek muhkemdi.

Çalışmaları esnasında, Sultanın îcât kudreti ve kabiliyeti kendini göstermiş, bizzat kendi hesap ve tertibi üzere dök­türdüğü şâhî toplar, o devirde dünyâda eşi bulunmayan ye­gâne savaş âletleri olmuştur. Onun bu kabiliyeti her zaman imdada yetişmiştir. Şöyle ki sultanın husûsî tertibiyle yapılan lağım ve siperler, askerlerini düşman ateşinden dâima mu­hafaza etmiş; çok fazla ısınan ve soğuması iki saat alan büyük toplar da 'zeytinyağıyla yağlanmaya' başlanmış -ki bu da onun icâdırdır.- ve daha tesirli bir şekilde kullanılabılmıştir.

Sultan, muhasaraya husûsî olarak îmâl ettirdiği man­cınıklar ve yürür kuleler de getirmiştir. Yine Fâtih Sultan Mehmed Han, düz atış yapan toplardan çıkan gülleler Galata istihkâmlarına zarar verdiği için gülleyi kavisli atan toplar döktürerek, topçuluğun en mühim esaslarından olan havan topunun da mucidi olmuştur.

Kaynak: Fazilet Takvimi

İSTANBUL'UN FETİH KARARI

İSTANBUL'UN FETİH KARARI
11 HAZİRAN 2010 CUMA

Fâtih Sultan Mehmed Han, Bizans meselesi halledilme­den Osmanlı'ya rahat yüzü olmadığını biliyordu. Bizans'ın üzerine gidilmesi hususunu son olarak Edirne'de iken topladığı dîvanda devlet erkânına açtı. Konuşmasında:

"Dünyâ devleti ebedî değildir, fânî cihanda hiç kimse de ölümsüz değildir. İnsanın dünyâda nefesleri sayılıdır ve ölümsüzlük kapısı kapalıdır. Yaratılıştan gaye, kişinin Allâhü Teâlâ'yı bir bilip, imkân bulduğu nisbette ecelden mühlet buldukça onun dergâhına yaklaşmaya çalışmak­tır. İnsanı Cenâb-ı Allah'a yaklaştıran amellerin en fazilet­lisini bize ashâb-ı güzînden Ebu Saîd el-Hudrî Hazretleri Peygamber Efendimiz'den naklettiği bir hadîs-i şerîfte şöyle bildiriyor: "Peygamberimiz'e bir kişi gelip 'İnsanla­rın en fazîletlisi kimdir?' deyince, Kâinatın Efendisi, 'İnsanların en fazîletlisi, canı ve malı ile Allah yolunda gaza eden mü'mindir.' buyurdular.

Şu fânî âlemde Ashâb-ı Kiram, ömürlerinin sonuna kadar küfür ve dalâlete karşı cihâd ye gazayı fırsat bildi ve bir anı bile boşa geçirmediler. Ömürlerinde gazâsız geçen bir sene yoktu. Hatta küffâr ile aralarında gazasız bir ay geçirmediler. Ben de dilerim ki, 'Uyun sizden bir ecir istemeyen o zâtlara ki onlar hidâyete ermişlerdir.' (Yasin sûresi, âyet 21) mealindeki âyet-i celîlesine bağ­lanarak ruhum bedenden ayrılıncaya kadar gücümü 'İ'lâyı Kelimetullah ve ihyâ-yı sünnet-i Resûlullâh'a (Allah'ın yüce ismini yaymak ve Resûl'ün sünnetini ihya etmeğe) sarf edeyim ki, dünyâda iyi bir hâtıra, âhirette de ecr-i cezîl (bol sevâb) meydâna gelsin.

Sözün kısası, Kostantiniyye'ye sefer açmaya niyet etmiş ve himmetimi bu noktaya çevirmiş bulunuyorum. Baharda hareket etmeyi düşünüyorum. Icâb eden ted­birin alınmasını, hazırlıklara girişilmesini münâsip görü­yorum. Bu sefer (İstanbul'un fethi kararı) benim için şu anda birinci derecede halledilmesi îcap eden bir iştir. Bu tamamlanmadıkça ikinci mühim bir işe girişecek deği­lim." diyerek kafi kararını bildirmişlerdi.

Kaynak: Fazilet Takvimi

8 Haziran 2010 Salı

SÜLEYMAN PAŞA'NIN RUMELİ'YE GEÇİŞİ

SÜLEYMAN PAŞA'NIN RUMELİ'YE GEÇİŞİ
08 HAZIRAN 2010 SALI

Osmanlı Târihinin kaynaklarından Oruç Bey tarihinde Türk ve dünyâ târihinin mühim merhalelerinden biri olan Osmanlıların Rumeli'ye geçişini şöyle yazar:

Sultan Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa bir gün gezmeye çıkmıştı. Deniz kıyısından Çimpe kalesi tarafını seyre dalmıştı. Yanında Ece Bey ve Fâzıl Bey isminde iki bahadır gazi yiğit vardı. Süleyman Paşa'ya: "Ey Han! Ne düşünürsünüz, hayran kaldığınız şey neydi?" dediler.

Süleyman Paşa: "Fikrim budur ki, kimse duymadan bu denizi öte geçmek isterim..." Ece Bey ye Fâzıl Bey: "Eğer sultânım buyurursa biz ikimiz geçelim" dediler. Sonra Ece Bey ve Fâzıl Bey sal yaptılar. Bu sala binip gece­leyin Çimpe kalesi tarafına çıktılar. Oradan birini yaka­ladılar. Sala binip Süleyman Paşa'ya getirdiler. Süleyman Paşa bu adama hediyeler verip değerli elbiseler giydirdi ve dedi ki: "Sizin hisara kimse duymadan girebi­lecek bir yer var mı?" Adam: "Sultanım! Ben sizi bir yerden ileteyim ki kimse duymadan hisara girersiniz." dedi.

Hemen birkaç sal yaptılar. Süleyman Paşa, 70-80 bahadırla sala binip geceleyin Rumeli yakasına geçtiler. Doğru Çimpe kalesine geldiler. Kalenin içinde kimse yoktu. Harman vaktiydi, bağ zamanıydı. Kale boştu. Bir kolay yerden kalenin içine girdiler ye kaleyi aldılar. Ama halkını asla rencide edip incitmediler, hattâ ikramlar ye ihsanlar ettiler. Mallarına el uzatmadılar. Ancak içlerin­den birkaç ileri gelenlerini tutup karşıda duran askere gönderdiler. Ve sonra Çimpe kalesinin gemileri ile Ana­dolu yakasındaki askeri Rumeli'ye geçirdiler. Ve Ru­meli'nin içlerine doğru fetihler başladı.

Kaynak: Fazilet Takvimi

18 Mayıs 2010 Salı

TARİHTE VAKIFLAR

TÂRİHTE VAKIFLAR
18 MAYIS 2010 SALI

Müslümanlar, târih içerisinde; dîne, ilim ve faziletin yayılmasına, insaniyet ve medeniyete hizmet için birçok para ve mallar sarfederek vakıflar meydana getirmişlerdir ki bazıları şunlardır:

Câmî, mescid ve kırlarda yapılan namazgahlar.

Medrese, mekteb, kütübhâne, zaviye, ribât, dergâh. Bunlar birer ilim ve irfan yurdu, birer ibadet ve tâat bucağı olmak üzere vücûda getirilmiştir.

Çeşme, sebil, sarnıç, havuz, kuyu, göl, yolların tamiri. Bunlar da insanların en mühim ihtiyaçlarını karşılamak­tadırlar.

Kervansaraylar, hastahâneler, müslümanların defnedil­meleri için kabristanlar, zayıf hayvanların otlayıp beslen­meleri için meralar, kuşlar için evler.

Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere ahâ­lisinden fakir olanlara ve hac yolunda parasız kalanlara ve hacılara su ve şerbet dağıtılmasına mahsus vakıflar.

Tefsir', hadîs, fıkıh okutulması, hafız yetiştirilmesi -ki bunlar aynı zamanda farz-ı kifâyedîr-, fakir mekteb ço­cuklarına cüz ve kitaplarının alınması, Kur'ân-ı Kerîm'i hatmeden çocuklara birer miktar para verilmesi için ya­pılmış vakıflar.

Ramazân-ı Şerîfde ve sâir mübarek günlerde iftarda hurma, zeytin, su dağıtılması için yapılmış vakıflar.

Fakirlere vakit vakit ve bilhassa Ramazân-ı Şerîfde, regâib ve berât gibi mübarek gecelerde para veya erzak dağıtmak, fakir kızlara çeyiz tedârik etmek, fakir cenaze­lerini kaldırmak, yetim ve yoksul çocuklara, fakir, dul ka­dınlara bayram elbisesi satın almak için yapılmış vakıflar.

Yolculara yardım etmek, esirleri âzâd etmek, âzâd edilmiş kölelere, cariyelere yardım için yapılan vakıflar.

Mushaf-ı şerîf ve diğer dînî, ilmî kitabların yazılması, alınması, tamir ve cilt edilmesi ve hayır müesseselerinin yaşayabilmeleri için yapılan vakıflar.

Bütün bunlar, ecdadımızın, sonraki nesilleri ne kadar düşündüklerine, sadakalarının devamını temin etmek ve örnek olmak istediklerine ve kendilerindeki iyilikseverlik fikrinin yüksekliğine birer şanlı, şerefli delîldir.

Kaynak: Fazilet Takvimi

25 Nisan 2010 Pazar

YERALTI CÂMİİ: KURŞUNLU MAHZEN

YERALTI CÂMİİ: KURŞUNLU MAHZEN
25 Nisan 2010 Pazar

Yeraltı Camii, Peygamber Efendimiz'in hicretinin yü­züncü senesinde Emevîler tarafından İstanbul'un Gala­ta tarafı fetholunduğu zaman beş vakit namazı edâ için bina olunmuştur. İslâm askeri yedi sene kadar burada kaldıktan sonra Şam'a dönerken bazı eşyalarını cami içine koyup kapısına da güzelce kurşun akıtmış olduk­larından Kurşunlu Mahzen ismiyle meşhur olmuştur.

Sultân Birinci Mahmud Hân zamanında tamir ve tezîn edildiği sırada Galata kulelerinden biri uzun müddet minare yerine kullanılmıştır. Camiin içinde üç kabir mevcut olup bunlar İstanbulun fethine gelen Ashâb-ı Kirâm'dan Âmr bin Âs, Vehb bin Hüşeyre ve tabiînden Süfyân bin Uyeyne'ye (r.anhüm) aittirler.

5 Nisan 2010 Pazartesi

MEZHEBLERİN TARİHÇESİ

MEZHEBLERİN TARİHÇESİ
05 NİSAN 2010 PAZARTESİ

Resûlullâh (s.a.v.) zamanında vahiy gelirdi. Ashâb-ı Kiram bizzat Resûlullah'dan âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler dinleyip, ilim öğrenirlerdi. Dâima Resûlullâh'ın mü­barek meclis ve huzurunda ilim nuru ile nurlanır, kalbleri saf, itikadları doğru, amelleri hâlis ve şüpheleri çözülmüş olurdu. Resûlullâh'ın (s.a.v.) vefatından sonra Ashâb-ı Kiram (aleyhimürrıdvân) İslâmiyet'in yayılması işini mü­him görüp ona çalıştılar. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadîs-i şerîflerden çok hükümler çıkarıp kitablara yaz­mağa elleri değmedi. Zîrâ onların çoğu müctehid oldukla­rından ihtiyaç olduğunda kendi içtihadı ile amel ederlerdi. Resûlullâh'ın (s.a.v.) mübarek meclisinde az bir zaman kalan bir Müslüman köylü, hikmet söylemeye başlardı.

Ashâb-ı Kirâm'dan sonra, tabiîn ve onlardan sonrakiler zamanında Müslümanlar ve hâdiseler çoğaldı, cahillik yaygın hâle geldi. Nice bid'at ve dalâletler türedi. Bunun için o zamanın âlimlerinin çalışıp ictihâd etmeleri, halka fetva vermeleri, Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadîs-i şerîflerden hükümler ve mezheb çıkarıp yazmaları ve insanlara öğ­retmeleri lâzım ve vâcib oldu. O büyük alimler de her mes'eleyi deliliyle, her suâli cevabı ve her müşkülü fetva­sı ile bildirdiler. Böylece mezhebler meydana geldi.

Her birine bir topluluk uydu. Kimi İmâm Ebû Hanîfe'ye, kimi İmâm Şafiî'ye, kimi İmâm Mâlik'e, kimi İmâm Ah-med'e, kimi Süfyân-ı Sevrî'ye, kimi Dâvud-ı Zâhiri'ye ve diğerlerine uydular (rahimehumullah). Fakat zamanımız­da ehli sünnetin dört mezhebi vardır. Diğerlerine uyan. kalmamıştır. Bütün bu müctehidler, amelî bazı mes'ele-lerde ayrı iseler de, itikadda birdirler; hepsi Ehl-i sünnet ve cemâattir. Müctehidlerin ihtilafları Allâhü Teâlâ'nın izni ile olmuştur. Bu imamların hepsi hidâyet üzeredir. Bir kişi amelde ve muamelâtta onlardan hangisine uyarsa ame­lini, alış verişini, nikâhını ve diğer işlerini bu imamlardan birine uyarak yaparsa doğrudur. Kıyamette sevaba kavu­şup Cennet'e girer.

28 Mart 2010 Pazar

ABBASÎ HALİFESİ HÂRÛN REŞÎD

ABBÂSÎ HALİFESİ HÂRÛN REŞÎD
28 MART 2010 PAZAR

Hicrî 165 senesinde (M.781) veliahtlığı zamanında, Anadolu'yu baştan başa geçerek Kostantiniyye (İstan­bul) boğazına kadar geldi ve Bizansı senelik vergiye bağladı. Bunun üzerine pederi ona "Reşîd" lakabını verdi. Hârûn Reşîd, kardeşinden sonra halîfe oldu.

Hârûn Reşîd, pek bahtiyar bir sultan olup zamanında dünyâ sultanlarının en büyüğü idi. Her istediğine nail oldu. Hanımı Seyyide Zübeyde haseb ve nesebce ve güzel ahlâkça eşsiz idi.

Kadısı, İmâm-ı A'zam Hazretlerinin talebelerinin en büyüğü olan İmâm Ebû Yûsuf idi. Hanefî mezhebini yazan İmâm Muhammed gibi en bilgili âlimleri de adalet işleri için vazifelendirdi. Bu kadar güzellikleri bir araya getirmek doğrusu büyük bahtiyarlık idi. Kendisi de İslâmın mukaddesatına hürmet eder, din âlimlerine ve edîblere pek ziyâde ikram ve fukaraya çok sadaka ihsan ederdi. Bağdad şehri, fevkalâde mâmur ve cennet gibi oldu. Her taraftan ilim ve fazîlet sahiplerinin bir araya gelmesi ile dünyanın gıptasını çeker olmuştu.

Hârûn Reşîd, yirmi üç sene saltanat sürdü ve hicrî 193 senesi başlarında (M.809) Tûs'da kırk yedi yaşında vefat etti. Asrı, Abbâsîlerin en parlak devriydi.

27 Mart 2010 Cumartesi

İSLAM TARİHİ: HAZRET-İ NESÎBE R.ANHÂ

İSLAM TARİHİ: HAZRET-İ NESÎBE R.ANHÂ
27 MART 2010 CUMARTESI

Medîne-i Münevvere ahâlîsinden Nesîbe (r.anhâ) hazretleri Mazin bin Neccâr evlâdından Ka'b'ın kızı ve Ensâr'dan Zeyd bin Âsım'ın hanımıdır. Ümmü Ümâre diye bilinir idi. Hicretten önce Mekke'ye gidip de Aka­be'de kocası ve iki oğlu ile Resûl-i Ekrem'e bîat edenler­dendir. Uhud'da da kocası ve iki oğlu ile birlikte bulunup nice bahâdır erleri utandırdı. Hattâ Resûl-i Ekrem'in üzerine hücum edenlerden bir süvârînin ayağını kılıç ile kalem gibi ayırdı ve atından aşağı düşürüp öldürdü. Kendi birkaç yerinden yaralanıp kanları akarken koca­sını ve oğullarını cenge teşvîk eder ve şecâatlendirirdi. Düşman her ne taraftan Resûl-i Ekrem'in üzerine hücum etse hemen kocası ve oğulları ile yetişip müdâfa'a eder­di. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hz. Nesîbe, ko­cası Zeyd ve oğulları Hubeyb ile Abdullah hakkında: "Yâ Rab, bunları bana cennetde arkadaş eyle" diye duâ etti.

Resûlullâh, Hz. Nesibe'nin oğlu Hubeyb'i, yalancı pey­gamber Müseyleme'ye göndermişti. Müseyleme onu tuttu ve "Muhammed'in (s.a.v.) Allah'ın resulü olduğuna şehâ­det eder misin" deyince "Şehâdet ederim ki o Allah'ın Re­sulüdür" dedi. Peki, benim peygamber olduğuma şehâdet edermisin deyince "Ben sağırım, işitmem" cevâbını verdi. Bunun üzerine Müseyleme onun her defasında bir uzvu­nu keserek sormaya devam etti; o da her defasında aynı cevâbı verdi ve nihayet şehîd oldu. (radıyallâhü anh)

Nesîbe (r.anhâ), Hz. Ebûbekr'in halifeliği zamanında da dinden dönenlerle yapılan harblere iştirak etmiş, ya­lancı Müseyleme'nin öldürüldüğü muharebede on yara almıştır (radıyallâhü anhâ).