Güzel Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güzel Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2011 Pazar

MÂNEVÎ TEMİZLİK: TEVBE

MÂNEVÎ TEMİZLİK: TEVBE
20 ŞUBAT 2011 PAZAR - 17 REBÎ'UL-EVVEL 1432

Mânevî temizlik, kalbleri güzel ahlâk, güzel amel ile temizlemeye, süsleyip nurlandırmaya çalışmaktır.

Günahlar ile kirlenen ruhları, kalbleri tevbe ve istiğfar ile temizlemeğe çalışmalıdır.

Günahlar; kebîre ve sağîre yâni büyük ve küçük diye iki kısımdır.

Kebîre, yâni, büyük günahların başlıcaları şunlardır:

Allâhü Teâlâ'yı inkâr etmek, Allâhü Teâlâ'ya ortak koşmak. Kat'î olan bir dinî hükme inanmamak ki, bu üçü -neûzübillâh- insanı dinden uzaklaştırır. Hemen yeniden îmân, etmeli evli ise nikâhı da yenilemelidir. Allah'ın rahmetinden ümîdini kesmek (meselâ Allah beni affetmez demek), Allâh'ın azâbından, mekrinden emin olmak (meselâ, Allah bana azâb etmez, muhakkak cennetine kor demek), günahta ısrâr etmek. Yani: Her hangi bir günahı devamlı işleyip durmak. Namazı, orucu terk etmek, Allah yolunda cihaodan kaçınmak, anaya, babaya itaat etmemek, yalan yere şahitlik ve yemin etmek ,bir kimseyi haksız yere öldürmek, bir kimsenin bir âzâsını haksız yere kesmek veya âtıl (iş görmez) bir hâle koymak, hırsızlık yapmak, yetimlerin mallarını yemek, zinâ ve livatâ denilen çirkinlikleri işlemek, iffetli kadınlara iftira etmek.

İşte bunlar, dereceleri farklı birer büyük günahtır. Diğer birçok günahlar da birer sağîre; yani küçük günahtır.

Günahların bir kısmı, yalnız Allâhü Teâlâ'nın hakkına aiddir. Diğer bir kısmı da insan haklarına aittir. Birinci kısımda insan, kalben pişman olup Allâhü Teâlâ'dan affetmesini dilemeli, bir daha öyle bir günahda bulunmamaya kat'iyyen karar vermelidir. Eger o günah insanı dinden uzaklaştırıyorsa hemen yeniden imân etmeli, evli ise nikâhı da yenilemelidir. Namaz gibi, oruç gibi kazâsı lâzım gelen bir ibâdetin terkinden ibâret ise hemen bunu kazâya çalışmalıdır.

Günahların insanlara âit kısmında ise yine kalben pişmanlık duyarak hem Allâhü Teâlâ'dan affını dilemeli, hem de hakkına tecâvüz edilen kimseden, mümkün ise helâllik istemeli; hakkını ödemeğe, kendisini râzı etmeye çalışmalıdır.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 16 ŞUBAT 2011 ÇARŞAMBA- 13 REBÎ'UL-EVVEL 1432

*************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Günahtan tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir."
Kaynak: Hadîs-i Şerif, Sünen-i ibn-i Mâce
*************************************************************************************

2 Ocak 2011 Pazar

AHLÂKIN EN GÜZELİ; ÎSAR: KARDEŞİNİ TERCİH

AHLÂKIN EN GÜZELİ; ÎSAR: KARDEŞİNİ TERCİH
2 OCAK 2011 PAZAR - 27 MUHARREM 1432

Abdullah bin Ömer (r.anhüma) hasta olduğu bir vakit balık yemeyi pek arzulamıştı. Şehirde ne kadar aradılarsa da bulunamadı. Ancak birkaç gün sonra bulabildiler ve -pahalı olarak- bir buçuk dirheme satın aldılar.

Balık kızartılıp bir ekmek üzerinde kendisine sunuldu­ğu sırada bir dilenci gelip kapıyı çaldı. İbn-i Ömer (r.a.), hizmetçisine balığı ekmeğe dürüp ona vermesini emretti. Hizmetçi: "Allah iyiliğinizi versin, siz bunu bunca vakittir arzu ederdiniz. Nice günler aradık, bulamadık. Bulduk, kıymetinin üzerinde aldık. Şimdi onu veriyorsu­nuz. Bari kıymetini versek de balık kalsa!.." dedi.

İbn-i Ömer (r.a.): "Balığı ekmeğe dür, o fakire ver." dedi. Hizmetçi gitti, yine de dilenciye balık yerine bir dir­hem para verdi, balığı aldı getirdi.

İbn-i Ömer (r.a.): "Bu balığı götür ona ver, verdiğin parayı da geri alma. Muhakkak ben Resûlullâh Efendimiz'den (s.a.v.) işittim, buyurdular ki:

"Hangi kimse canı bir şeyi çok arzu ettiği halde arzusunu yenerek bir müslüman kardeşini kendisi­ne tercîh ederse, Allâhü Teâlâ onu elbette bağışlar."

Kaynak: Fazilet Takvimi / 30 Aralık 2010 Persembe - 24 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF

Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır.
Ravi: Ebu Davud, Et'ime 5
************************************************************************************

28 Haziran 2010 Pazartesi

GÜZEL AHLAK MÜSLÜMANIN ZİNETİDİR

GÜZEL AHLÂK MÜSLÜMANIN ZÎNETİDİR
28 HAZİRAN 2010 PAZARTESİ


Güzel ahlâk, imânın alâmeti, İslâm'ın zînetidir. Mümin­ler nefislerini kötü huylardan temizleyerek güzel ahlâk ile ahlâklanmalıdır. Kötü ahlâk insanı günahlara sevkeder. Güzel ahlâk ise dünya ve âhirette selâmet ve saadete sebep olur.

Bir şeyde ihtiyaçtan fazlasını kullanmak israf olduğun­dan mekruhtur. Bunun zıddı olan cimrilik de zemmedilmiştir. İkisinin ortası olan cömertlik güzeldir. İnsan dâima îtidâl üzere (orta yolda) olmalıdır.

Kibir, şeytânın sıfatıdır. Hakkı bilirken inat etmek ve bâtıl üzerine ısrar etmek gibi kötü ahlâklar kibirden kay­naklanır. Kibriya ve azamet Allâhü Teâlâ Hazretlerine mahsûstur. İnsan, kendi acziyet ve küçüklüğünü bilip de kibirlenmemeli, yine kibrin tam zıddı olan zilletin de mak­bul olmadığını bilmelidir. Tevazu; alçak gönüllü olmak mü'mine yakışan güzel ahlâktandır.

Müslüman, emânete hıyanet etmekten, yalan söyle­mekten, hîle ile insanları aldatmaktan uzak durmalıdır.

Riya (gösteriş) kötü ahlâktandır. Mü'min riyadan sakın­malı ve dâima ihlâs üzere olmalıdır. Allâhü Teâlâ'ya, Peygamber Efendimiz'e ve onun Ashâbı'na ve sâlih mü'minlere suizan etmek; onlar hakkında kötü şeyler düşünmek büyük günâhtır. Buğz (düşmanlık), kin, gıy­bet ve iftira gibi nice kötü ahlâk, sûizandan meydana gelir.

Haset yani diğer bir kimsedeki nimeti kıskanmak pek çir­kin bir huydur. Hasedin karşılığı olan iyiliği istemek ise İs­lâm dininde güzel bir huydur. Mü'min, kendisi hakkında re­va görmediği şeyi başkası hakkında da reva görmemelidir.

Tevekkül, kanâat, sabır ve şükür güzel ahlâktandır. Her şeyi yoktan var eden Allah'a teşekkür ve onun emrine ta'zim (hürmet) etmek kulluk îcâbıdır. İnsanlardan görülen nimet ve ihsana (iyiliklere) teşekkür de mürüvvet ve in­saniyet icâbıdır. Halka teşekkür etmeyen Hâlık'a da şükretmez. Şükretmek övülmüş, küfrân-i nimet (nankörlük) ise çirkin görülmüştür. Allâhü Teâlâ'nın emrine ta'zîm (hür­met) ve onun yarattıklarına şefkat ibâdettir. Gönül kırmak pek çirkin bir huydur ve günâhtır.

Kaynak: Fazilet Takvimi

18 Haziran 2010 Cuma

GÜZEL AHLAK

GÜZEL AHLÂK
18 HAZIRAN 2010 CUMA


Bir adam Resûlullâh'ın (s.a.v.) karşısına gelerek: "Yâ Resûlallâh! Hangi amel daha fazîletlidir?" dedi.

Resûlullâh (s.a.v.) "Güzel ahlâktır." buyurdu. Sonra sağ tarafına geçerek "Yâ Resûlallâh! Hangi amel daha fazîletlidir?" diye sordu. Resûlullâh (s.a.v.) "Güzel ahlâktır." buyurdu. Sonra sol tarafına geçerek "Yâ Resûlallâh! Hangi amel daha fazî­letlidir?" dedi. Resûlullâh (s.a.v.) "Güzel ahlâktır." buyurdu. Sonra arka tarafına geçerek suâlini tekrarlayınca Peygamber Efendimiz "Sana ne oluyor ki anlamıyorsun? Güzel ahlâktır. O da gücün yettiğince kızmamandır." buyurdular.

Kaynak: Fazilet Takvimi

30 Nisan 2010 Cuma

"EY EHL-İ KİTAB! NİÇİN HAKKI BÂTILLA KARIŞTIRIYORSUNUZ? VE HAKKI GİZLİYORSUNUZ?"

"EY EHL-İ KİTAB! NİÇİN HAKKI BÂTILLA KARIŞTIRIYORSUNUZ? VE HAKKI GİZLİYORSUNUZ?"
29 NİSAN 2010 CUMA

Allâhü Teâlâ, İsrâîloğulları'na gönderdiği Peygamber­lerden Hz. Şa'yâ'a (aleyhisselâma) şöyle vahyetti:

"Ben bir nebiyy-i ümmî göndereceğim, O İsrâiloğulları onu tanırlar da yine îmân etmezler. O Peygamber, sert değil, kaba değil: Sokaklarda bağırmaz, hiçbir çirkin şey ona yol bulamaz, edebe aykırı söz söylemez. Ben güzel ahlâkın tamâmını onda toplayacağım. Elbisesi vakar, şiarı iyilik, özü takva, sözü hikmet, tabîati doğruluk ve vefa, işi adalet, rehberi hidâyet, dîni İslâm, ismi Ahmed'dir. Onunla sapıklıktan sonra hidâyeti cehaletten sonra hakikati öğreteceğim. Düşkünlükten sonra onunla yükselteceğim. Azlıktan sonra onunla çoğaltacağım. Dar­lıktan sonra onunla zenginleştireceğim. Birbirine düş­man toplulukları ve farklı milletleri onunla birleştireceğim. Onlar birbirlerini kardeş gibi severler.

Onun ümmeti de insanlardan çıkarılmış en hayırlı ümmettir. İman ve ihlâs ile beni tevhid eder; birlerler. Ma'rûfu (iyiliği) emreder, münkeri (kötülüğü) nehyeder, ona mâni olurlar. Saf saf olup kıyam, kuûd, rükû ye sec­de ederek bana namaz kılarlar. Benim yolumda yine saf tutup cihâd ederler. Rızâma ermek için din yolunda mallarından, diyarlarından çıkarlar. Onlar, mescidlerinde, meclislerinde, yattıkları, gezdikleri yerlerde tekbir, tev­hid, tesbîh, tahmid (yani beni zikretmek) ile meşgul olur­lar. Benim için yüzlerini ve etraflarını temiz kılarlar. Yo­lumda, dînim uğrunda kurbân (şehîd) olurlar. Sîretleri, ahlâkları benim kitabıma birebir uygundur. Bu benim, bir fazlım ve ihsânımdır ki dilediğime veririm."

Kaynak: Fazilet Takvimi

26 Nisan 2010 Pazartesi

İMANIN MEYVESİ İBADET

İMANIN MEYVESİ İBADET
26 NİSAN 2010 PAZARTESİ

İbadetler imanın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmayı sağlar. İbadetle beslenen iman ağacının meyvesi güzel ahlâktır. İbadete devam eden kimsenin kalbinde iman nuru parlar, Allah korkusu ve sorumluluk duygusu yerleşir. İbadet sayesinde kötü düşüncelerden, günah kirlerinden arınır. Ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir mümin haline gelir. Dünyanın maddi bağlarından kurtularak ruhen yükselir.

Rabbimizin yarattığı her şey O'na ibadet etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyruluyor: "Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı tesbih etmesin." (İsrâ, 44)

Mukaddes kitabımız bilinen ve bilinmeyen bütün varlıkların kendilerine has bir şekilde ibadet yaptıklarını bizlere haber verir. Hatta gök gürültüsü bile Allah'ı hamd ve tesbihtir.

Kaynak: Semerkand Takvimi

15 Nisan 2010 Perşembe

ASHÂB-I KİRAMI SEVMEK VAZİFEMİZ

ASHÂB-I KİRAMI SEVMEK VAZİFEMİZ
15 NISAN 2010 PERSEMBE

Ashâb-ı Kirâm'ın hepsine hürmet etmek ve onlar hak­kında ileri geri konuşmamak vâcibdir. Çünkü Allâhü Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetlerinde onları medhetmiştir. "O gün ki göreceksin o erkek ve kadın mü'minleri, önlerinde ve sağlarında nurları koşuyor..." (Hadid-12) mealindeki âyet-i kerimesi bunlardandır. Allah'ın Resulü de onları sevmiş ve birçok hadîs-i şerifinde medhetmiştir. "Ashabıma ezâ eden bana ezâ etmiş olur, bana ezada bulunmuş olan da Allâhü Teâlâ'ya ezâ etmiş gibi olur." hadîs-i şerîfi bunlardandır.

Dört mezheb imamlarımız da, Ashâb'ın arasında zuhur eden şeylerin hiçbirisi hakkında konuşmamak îcâb ettiğini bildirmişlerdir. Bu meselelerde diline sahip olmalı ve onların sadece güzel ahlâk ve meziyetlerini anlamaya çalışıp onlara muhabbet etmeli; onların ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışmalıdır. Resûlullâh'ın bütün Ashabı hidâyet üzeredir. Onların tamâmı âdildirler; onlardan bizlere her tebliğ edi­len şey haktır, doğrudur. Hadîs-i şerîfte: "Benim asha­bım gökteki yıldızlar gibidirler, herhangisine uyarsa­nız hidâyet bulursunuz." buyurulmuştur.

Her kim Ashâb-ı Kirâm'ın dindeki gayretlerini, malları­nı, canlarını Allah ve Resulünün uğrunda harcadıklarını bilirse, onların şanlarının büyüklüğünde şüphe edemez, onların hepsini sever. Bu hâl, kendisini onlar aleyhinde konuşmaktan alıkor, onlardan her hangi birini kötülemeyi îmâna zıt görür. Bizim için en güzeli, kendi nefsimizin ayıplarıyla meşgul olmak, kendi kalblerimizi günahlardan temizlemeğe çalışmaktır, onlardan dilimizi tutmak, ara­larında geçenleri Allâhü Teâlâ'ya havale eylemektir.

Resûlullâh'ın ehl-i beytine muhabbet etmekle beraber onun bütün ashâbına tâzîm eden, onların aralarındaki ihti­lâfları güzel yorumlayan kimseler, ehli sünnet ve cemaata dâhildir, Haricîlerden, Râfizîlerden uzaktır. Zîrâ ehl-i beyti sevmemek Haricîliktir, Ashâb-ı Kirâm'ı sevmemek de Rafızîliktir. Ehl-i beyte muhabbet ile beraber bütün As­hâb-ı Kirama tâzîm ve hürmet ise ehl-i sünnet yoludur.

Kaynak: Fazilet Takvimi

24 Mart 2010 Çarşamba

EN DEGERLİ MİRAS

EN DEGERLİ MİRAS
24 MART 2010 CARSAMBA

Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurur:

"Hiçbir baba evladına güzel edep ve terbiyeden daha değerli ve üstün bir miras bırakamaz" (Tİrmizî).

İnsanın ailesine karşı sorumlu olduğu maddi ihtiyaçlarının yanında bir de manevi ihtiyaçları vardır. Onlara inanmaları gereken iman esaslarını ve uymaları gereken ahlâk esaslarını öğretmek, ebeveynlerin sorumluluğu altındadır.

Kişinin çoluk çocuk sahibi olması, beraberinde büyük sorumluluklar gerektiren bir durumdur. Nitekim yüce dinimizde anne baba ile çocuk arasındaki münasebetler hem ahlâkî hem de hukukî yönden belli esaslara bağlanmıştır. Durum böyle olunca çocuğun varlığı ciddiye alınmalı; iyi, güzel ahlâk sahibi bir kişi olarak yetişmesi için her türlü gayret ve fedakârlık gösterilmelidir.

Bebeklik döneminden itibaren uygulanmaya başlanan alıştırmalarla çocukta sağlam bir ahlâkî yapının meydana gelmesi hedef alınmalıdır. Bunda davranış eğitimi her şeyden önce gelir. Küçük yaşlarda çocuktaki yanlış davranışların önüne geçilmediği takdirde, ileriki yaşlarda bunların telafisi imkansızlaşır.

24 Şubat 2010 Çarşamba

PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLÂKI

PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLÂKI
24 SUBAT 2010 CARSAMBA

Yüce Allah Peygamberimiz'i güzel huylarla donatıp, "Gerçekten sen yüce bir ahlâk üzeresin" (Kalem 68/4) diyerek güzel huyları ona nisbet etmiştir.

Onun güzel ahlâkından bazıları:

O, insanların en yumuşak huylusu, en adaletlisi, en iffetlisi ve en cömerdi idi. Evinde geceyi bir kuruş dahi barındırarak geçirmemiştir. Hanesinde ihtiyacından fazla bir şey olursa vakit gece de olsa onu muhtaçlara dağıtmadan evine girmezdi.

Kendisinden bir şey istendiğinde yok demezdi. İnsanların en doğru konuşanı idi. Son derece alçak gönüllüydü. İnsanlarla geçimi çok iyiydi.

Büyük hayâ sahibiydi. Hiç kimsenin yüzüne uzun süre bakmazdı. Konuşmaları çok açık ve anlaşılırdı. Sözü fazla uzatmadan anlatırdı.

22 Şubat 2010 Pazartesi

İLMİHAL ÖGRENMEK FARZ-I AYINDIR

İLMİHAL ÖGRENMEK FARZ-I AYINDIR
22 SUBAT 2010 PAZARTESİ

İlmihâlini öğrenmek her müslümana farz-ı ayındır. Ehl-i sünnet mezhebini ve itikadını ehlinden öğrenip îtikad ettikten, inandıktan sonra, kötü hûy ve ahlaklardan sakınacak, güzel ahlâk ile ahlâklanacak kadar ilim sahi­bi olmak, erkek, kadın bütün mü'minlere farzdır.

Her müslüman, çoluk çocuğuna ve eşine ilmihâlini öğretip, onları dine uymayan şeylerden korumalıdır. Emri altında bulunanlara da ilmihâllerini öğretip, onları korumalıdır. Önce ehl-i sünnet itikadını, inancını, sonra amel bilgilerini, sonra ahlâk ilmini, daha sonra da alış­veriş vb. muamelât bilgilerini öğretmelidir. Bu bilgilere "İlmihâl" denir. Bunları bilmek herkese farz-ı ayındır.

Çocuklara daha küçükken ehl-i sünnet îtikâdını ve Kur'ân-ı Kerîm okumasını öğretmeli, sünnet ettirmeli ve geçimini te'min edeceği bir iş, bir san'at öğretmelidir. Bundan sonra çocuğun üzerine farz olan amellerin farz­larını ve vâciblerini yerine getirecek, haramlardan sakı­nacak kadar ilim öğretmesi farzdır. Meselâ abdest, na­maz, oruç, -zengin ise- zekât ve hac bilgilerinin öğretil­mesi farzdır.

Bir san'atla uğraşıyorsa, mesleğinde harama düşme­yecek kadar ilim öğrenmesi farzdır. Alışveriş bilgilerini öğrenmek gibi. Çünkü bir kimse, bu bilgileri öğrenme­den alışveriş ve ticârete başlarsa, şüphesiz harama düşme tehlikesi vardır.

Eğer bir şey farz veya haram ise onun ilmini öğren­mek farzdır.

Eğer vâcib veya kerâhet-i tahrîmiye ile mekruh ise onun ilmini öğrenmek vâcibdir.

Eğer sünnet veya kerâhet-i tenzîhiye ile mekruh ise onun ilmini öğrenmek sünnettir.

Müstehab ise onun ilmi de müstehabdır. Mübâh ise ilmi(ni öğrenmek) de mübâh olur.

İlmi ile amel eden âlimlerin meclisinde bulunmalıdır. Ebû Hüreyre (r.a.) buyurdu ki: "Bir saat ilim meclisinde bulunup, dînimde lâzım olanları öğrenmek, bana Kadir Gecesi'ni ihya etmekten daha sevimlidir." Anahtar Kelimeler: İlmihâl - ilmihal - ilmihal ögrenmek - ilmihal ögrenme - ilmihal ögrenmek farz-i ayindir

1 Şubat 2010 Pazartesi

PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLÂKI

PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLÂKI
01 ŞUBAT 2010 PAZARTESI

Yahudi kavminden iken imân eden bir sahâbî şöyle anlattı: Ben, Peygamberimiz hakkında Tevrat'ta bildiri­len hilmi (yumuşak huyluluğu) hariç- bütün vasıfları ken­disinde gördüm. Belli bir süre içinde ödemek üzere ona 30 dînâr borç vermiştim. Borcun vâdesine bir gün kala yanına geldim ve "Ey Muhammed! Borcunu öde. Zâten, siz Abdülmuttalib oğulları, borcunuzun vaktini geçirir, uzatır durursunuz!" dedim. Bunu duyan Hz. Ömer:

"Ey Yahudi! Vallahi, eğer Resûlullâhın evinde olma­saydın, gözünü patlatırdım!" dedi.

Peygamberimiz: "Allah seni bağışlasın ey Ömer! Biz senden, borcumu ödememi emretmeni isterdik. O da alacağının ödenmesinde kendisine yardım etmiş olma­nı isterdi." buyurdu.

Benim onu bilmemezlikten gelmem, onun sâdece hilmini artırmıştı. Peygamberimiz:

"Ey Yahudi! Senin bendeki alacağının va'desi yarın dolacak!" buyurdu. Sonra da, Hz. Ömer'e:

"Ey Ebû Hafs! İlk gün onu istediği bahçeye götür! Kabul ederse, ona şu kadar ölçek hurma ver. Dedik­lerinden dolayı da ona şu kadar ölçek fazla ver. Eğer o bahçeyi beğenmezse, falan bahçeden ver," buyurdu.

Hz. Ömer beni bahçeye götürdü. Hurmasını beğen­dim ve kabul ettim. Hz. Ömer bana, Peygamberimizin dediği kadar hurma verdi. Ayrıca emrettiği fazla miktarı da verdi. Hurmaları teslim alınca:

"Ben şehâdet ederim ki: Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de, Allah'ın resulüdür! Tevrat'ta haber verilen bütün vasıfları onda gördüm. Sâdece hilm sıfa­tını görememiştim. Sırf bunu anlamak için bunları yap­tım ve aynen Tevrat'ta anlatıldığı gibi buldum. Beni böy­le yapmağa sevk eden sebep budur. Sen şahit ol ey Ömer, ben bu hurmaları ve malımın yarısını müslümanların fakirlerine bağışladım." dedim.

Yüz yaşındaki bir ihtiyarın dışında bu zâtın akraba­larının tamâmı müslüman olmuştur.