FAYDALI İLİM NEDİR ?
24 ARALIK 2010 CUMA - 18 MUHARREM 1432
İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyurdu:
Ey oğul, Allâhü Teâlâ'ya karşı muamelen, seni kızdırmayan, canını sıkmayan ve hareketinden memnun kaldığın kölenin muamelesi gibi olsun. Kölenin, senin için yapmasına razı olmadığın bir işi, gerçek efendin olan Allah'a karşı yapma.
İnsanlara, onların sana yapmalarını arzu ettiğin gibi muamele et. Zira kendisi için sevdiğini başkaları için de sevmedikçe kişinin îmânı kemâle ermez.
Lâyık olan, okuduğun ilimler kalbini düzeltip ahlâkını güzelleştiren ilimlerden olmalıdır. Meselâ ömründen ancak bir hafta kaldığını bilsen böyle olmayan ilimleri terk eder; hemen kalbini yoklar, kendini kötü huylardan temizler, Allâhü Teâlâ'ya kulluk ile meşgul olur, güzel huylarla bezenmeğe gayret edersin. Halbuki insanın her girdiği gün veya gece ölmesi mümkündür. Buna göre seçtiğin ilimler de maneviyâtını düzelten ilimlerden olmalıdır.
Evlâdım, sana başka bir sözüm daha var, selâmetin için şu öğüdümü dinle ve tut:
Eğer sultanın seni ziyaret edeceğini öğrenşen, iyi bilirim ki, her şeyi bırakır ve hemen sultanın gözüne ilişecek her şeyin temizliğiyle uğraşırsın. İşte işaret ettiğim şeyi iyi düşün. Çünkü sen anlayışlısın; akıllı kimseye bir söz yeter. Peygamber Efendimiz, "Doğrusu Allâhü Teâlâ sizin dış görünüşünüze ve amellerinize bakmaz, ancak kalplerinize ve niyetlerinize bakar." buyurmuştur.
Kalp ilmi, farz-ı ayındır. Diğer bilgiler ise -Allâhü Tealâ'nın farz kıldıklarını yapacak kadarı hâriç- farz-ı kifâyedir. Yâni bâzı kimselerin bunları bilmesi yeter. Allah seni faydalı ilim öğrenmeye muvaffak kılsın.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 18 Aralık 2010 Cumartesi - 12 Muharrem 1432
24 Aralık 2010 Cuma
23 Aralık 2010 Perşembe
"KURTULUŞUN YOLU"
"KURTULUŞUN YOLU"
23 ARALIK 2010 PERSEMBE - 17 MUHARREM 1432
Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) Muâz bin Cebel'e (r.a.) buyurdular: "Yâ Muâz, muhakkak Allâhü Teâlâ yerleri ve gökleri yaratmazdan evvel yedi melek yarattı. Bu yedi melekten her birini gök kapılarının birine bekçi kıldı... Bu melekler, içinde gıybet, öğünme, kibir, kendini beğenmek, hased, süm'a (işittirme) ve riya (gösteriş) bulunan amelin, merhametsizin amelinin ve ihlâs ile; (yani Allah rızâsı için) işlenmemiş olan amelin Allâhü Tealâ'nın huzuruna çıkmasına müsâade etmezler. Sonra bunlardan biri ile bozulmamış olan bir amel getirilir, arz olunur da Allâhü Teâlâ "Ben kulumu sizden iyi bilirim o amelini benim için işlememiştir." buyurur ve kabul etmez.
Muâz bin Cebel (r.a.) pek çok ağladı. Sonra "Yâ Resûlallâh, sen Allah'ın Resûlü'sün, günahtan masun (korunmuşsunuz. Ben ise Muâz'ım, günahtan masun değilim. Benim için kurtuluş nasıl olur?" dedi.
Resûlullâh Efendimiz buyurdular: "Yâ Muâz, amelin noksan olsa da dâima bana -benim sünnetime- uyarsın. Dilini husûsiyle Kur'ân ehlinden (ve diğer insanları gıybetten) tutarsın. Günahlarının tamamını kendinden bilir, dîn kardeşlerinden bilmezsin. Onları kötüleyerek kendini tezkiye etmez (kendini temize çıkarmaz), kibirlenip onları kendinden alçak görmezsin. Dini ilimlerin tahsîli gibi âhiret ameline dünya menfaati, arzusu karıştırmazsın. Riya karışmaması için amelini (nafile ibâdetlerini), gizli işlersin. Kardeşlerinle bir araya geldiğinde dîne ve edebe aykırı söz etme ki bunlar kötü ahlâktandır. Arkadaşınla aranızda gizli olan bir hususu yanında başka bir kimse varken söyleme. Katiyen kendini -ilmin yahut malın ile- insanlardan büyük görme, yoksa dünya ve âhiret hayırları senden kesilir. İnsanları gıybet ederek yahut kötüleyerek yaralama, yoksa seni de kıyamet günü cehennemde canavarlar parçalar..."
Hz. Muâz (r.a.) sordu: "Yâ Resûlallâh, bu hasletleri yerine getirmeğe ve bu azaptan kurtulmağa kimin gücü yeter?" Resûlullâh Efendimiz "Yâ Muâz, Allâhü Tealâ'nın kendisine kolaylaştırdığı kimseye bu hususlar pek kolaydır. Sana şunu bilhassa tavsiye ederim ki bunu yaparsan kurtulursun: Kendi nefsin için sevdiğini insanlar için de sev, kendin için hoş görmediğini insanlara da lâyık görme."
Kaynak: Fazilet Takvimi / 17 Aralık 2010 Cuma - 11 Muharrem 1432
23 ARALIK 2010 PERSEMBE - 17 MUHARREM 1432
Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) Muâz bin Cebel'e (r.a.) buyurdular: "Yâ Muâz, muhakkak Allâhü Teâlâ yerleri ve gökleri yaratmazdan evvel yedi melek yarattı. Bu yedi melekten her birini gök kapılarının birine bekçi kıldı... Bu melekler, içinde gıybet, öğünme, kibir, kendini beğenmek, hased, süm'a (işittirme) ve riya (gösteriş) bulunan amelin, merhametsizin amelinin ve ihlâs ile; (yani Allah rızâsı için) işlenmemiş olan amelin Allâhü Tealâ'nın huzuruna çıkmasına müsâade etmezler. Sonra bunlardan biri ile bozulmamış olan bir amel getirilir, arz olunur da Allâhü Teâlâ "Ben kulumu sizden iyi bilirim o amelini benim için işlememiştir." buyurur ve kabul etmez.
Muâz bin Cebel (r.a.) pek çok ağladı. Sonra "Yâ Resûlallâh, sen Allah'ın Resûlü'sün, günahtan masun (korunmuşsunuz. Ben ise Muâz'ım, günahtan masun değilim. Benim için kurtuluş nasıl olur?" dedi.
Resûlullâh Efendimiz buyurdular: "Yâ Muâz, amelin noksan olsa da dâima bana -benim sünnetime- uyarsın. Dilini husûsiyle Kur'ân ehlinden (ve diğer insanları gıybetten) tutarsın. Günahlarının tamamını kendinden bilir, dîn kardeşlerinden bilmezsin. Onları kötüleyerek kendini tezkiye etmez (kendini temize çıkarmaz), kibirlenip onları kendinden alçak görmezsin. Dini ilimlerin tahsîli gibi âhiret ameline dünya menfaati, arzusu karıştırmazsın. Riya karışmaması için amelini (nafile ibâdetlerini), gizli işlersin. Kardeşlerinle bir araya geldiğinde dîne ve edebe aykırı söz etme ki bunlar kötü ahlâktandır. Arkadaşınla aranızda gizli olan bir hususu yanında başka bir kimse varken söyleme. Katiyen kendini -ilmin yahut malın ile- insanlardan büyük görme, yoksa dünya ve âhiret hayırları senden kesilir. İnsanları gıybet ederek yahut kötüleyerek yaralama, yoksa seni de kıyamet günü cehennemde canavarlar parçalar..."
Hz. Muâz (r.a.) sordu: "Yâ Resûlallâh, bu hasletleri yerine getirmeğe ve bu azaptan kurtulmağa kimin gücü yeter?" Resûlullâh Efendimiz "Yâ Muâz, Allâhü Tealâ'nın kendisine kolaylaştırdığı kimseye bu hususlar pek kolaydır. Sana şunu bilhassa tavsiye ederim ki bunu yaparsan kurtulursun: Kendi nefsin için sevdiğini insanlar için de sev, kendin için hoş görmediğini insanlara da lâyık görme."
Kaynak: Fazilet Takvimi / 17 Aralık 2010 Cuma - 11 Muharrem 1432
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Muaz bin Cebel,
Resulullah (s.a.v)
NÛH ALEYHİSSELÂM VE TÛFÂN
NÛH ALEYHİSSELÂM VE TÛFÂN
23 ARALIK 2010 PERSEMBE - 17 MUHARREM 1432
Hz. İdrîs (a.s.) göğe çekildikten sonra Âdemoğulları, doğru yoldan ayrıldılar ve putlara tapmağa başladılar. Cenâb-ı Hakk onlara Nûh aleyhisselâmı gönderdi.
Hz. Nûh (a.s.) nice yıllar kavmini tevhîde, Allah'ın birliğine davet etti. Yalnız oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes ile hanımları ve diğer pek az kimseler îmân edip diğerleri kulak asmadılar. Hattâ Yâm adındaki oğlu dahi îmâna gelmedi.
Hz. Nûh aleyhisselâm, kavmine nasihat ettikçe onlar, ona zulüm ve ezâ eder; hakaret ve alay ile karşılık verirlerdi. Nihayet onların îmâna gelmesinden ümidi kalmadı ve onlara beddua etti. Bu duası kabul oldu. Allah tarafından ona "Gemi yap!.." diye vahiy geldi.
Hz. Nûh, kırda ve sudan uzak bir yerde gemi yapmağa başladı. Kavmi oradan geçerken onunla eğlenirler ve "Peygamber idin, marangoz oldun!" derlerdi. O da onlara "Yakında biz de sizinle eğleniriz." derdi.
Gemi bitince tûfân alâmetleri zuhur etti. Hz. Nûh müminlerle gemiye bindi. Ayrıca hayvanların her türlüsünden birer çift aldı.
Sonra her taraftan, gökten ve yerden su yürüdü. Hz. Nûh, oğlu Yâm'ı da gemiye çağırdı. Oğlu, "Ben dağa çıkar, kurtulurum." diyerek gemiye binmedi. Hz. Nûh "Bugün Allah'ın merhametinden başka sığınacak yer yoktur!" diye nasîhat ederken araya bir dalga girdi, Yâm boğuldu.
Babalık bu ya, Hz. Nûh üzüldü. Ne çare ki Cenâb-ı Hakk bütün müşriklerin helakini irâde buyurmuştu. Yâm da müşrik olduğu için onlarla beraber helak oldu.
Derken, tufan her tarafı kapladı. Su, dağları aştı. Yeryüzündeki insanlar ve hayvanların hepsi telef oldu.
O sırada Hz. Nûh aleyhisselâmın gemisi, dağlar gibi büyük dalgalar arasında yüzerdi. İşte böylece tufan altı ay kadar sürdü. Sonra Allah'ın emriyle yağmurların arkası kesildi ve sular çekildi.
Gemi, Âşûra günü Cûdî dağının üzerine oturdu. Gemidekiler selâmet buldu. Âlem bir başka âlem oldu.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 16 Aralık 2010 Pazartesi - 10 Muharrem 1432
23 ARALIK 2010 PERSEMBE - 17 MUHARREM 1432
Hz. İdrîs (a.s.) göğe çekildikten sonra Âdemoğulları, doğru yoldan ayrıldılar ve putlara tapmağa başladılar. Cenâb-ı Hakk onlara Nûh aleyhisselâmı gönderdi.
Hz. Nûh (a.s.) nice yıllar kavmini tevhîde, Allah'ın birliğine davet etti. Yalnız oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes ile hanımları ve diğer pek az kimseler îmân edip diğerleri kulak asmadılar. Hattâ Yâm adındaki oğlu dahi îmâna gelmedi.
Hz. Nûh aleyhisselâm, kavmine nasihat ettikçe onlar, ona zulüm ve ezâ eder; hakaret ve alay ile karşılık verirlerdi. Nihayet onların îmâna gelmesinden ümidi kalmadı ve onlara beddua etti. Bu duası kabul oldu. Allah tarafından ona "Gemi yap!.." diye vahiy geldi.
Hz. Nûh, kırda ve sudan uzak bir yerde gemi yapmağa başladı. Kavmi oradan geçerken onunla eğlenirler ve "Peygamber idin, marangoz oldun!" derlerdi. O da onlara "Yakında biz de sizinle eğleniriz." derdi.
Gemi bitince tûfân alâmetleri zuhur etti. Hz. Nûh müminlerle gemiye bindi. Ayrıca hayvanların her türlüsünden birer çift aldı.
Sonra her taraftan, gökten ve yerden su yürüdü. Hz. Nûh, oğlu Yâm'ı da gemiye çağırdı. Oğlu, "Ben dağa çıkar, kurtulurum." diyerek gemiye binmedi. Hz. Nûh "Bugün Allah'ın merhametinden başka sığınacak yer yoktur!" diye nasîhat ederken araya bir dalga girdi, Yâm boğuldu.
Babalık bu ya, Hz. Nûh üzüldü. Ne çare ki Cenâb-ı Hakk bütün müşriklerin helakini irâde buyurmuştu. Yâm da müşrik olduğu için onlarla beraber helak oldu.
Derken, tufan her tarafı kapladı. Su, dağları aştı. Yeryüzündeki insanlar ve hayvanların hepsi telef oldu.
O sırada Hz. Nûh aleyhisselâmın gemisi, dağlar gibi büyük dalgalar arasında yüzerdi. İşte böylece tufan altı ay kadar sürdü. Sonra Allah'ın emriyle yağmurların arkası kesildi ve sular çekildi.
Gemi, Âşûra günü Cûdî dağının üzerine oturdu. Gemidekiler selâmet buldu. Âlem bir başka âlem oldu.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 16 Aralık 2010 Pazartesi - 10 Muharrem 1432
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Hz. İdris,
Hz. Nuh,
Nuh Tufanı
18 Aralık 2010 Cumartesi
ZERRE MİKTARI DA OLSA HAYIR MAKBULDÜR
ZERRE MİKTARI DA OLSA HAYIR MAKBULDÜR
18 ARALIK 2010 CUMA - 12 MUHARREM 1432
Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: "Kim ki helâl kazancından bir hurma değerinde bir şey sadaka verirse -ki Allah, helâl maldan verilen sadakadan başka hiçbir sadakayı kabul etmez- işte bu helâl sadakayı kabul eder. Sonra o tek hurma kadar sadakayı dağ gibi oluncaya kadar, -sizin biriniz erkek küheylân tayını büyüttüğü- gibi sahibi için büyütür, hattâ o bir hurma, dağ kadar olur."
Bir adam Resûlullâh Efendimiz'e (s.a.v.) geldi ve bir şeyler istedi. Resûlullâh Efendimiz ona bir hurma verdiler. İsteyici "Sübhânallâh, Allah'ın peygamberi bir nebî sâdece bir hurma mı sadaka ediyor?" dedi. Peygamber Efendimiz "Sen bilmez misin ki onun içinde pek çok ağırlıkta zerreler vardır." buyurdu.
Sonra başka bir isteyici geldi. Rasûlullâh ona da bir hurma verdi. Adam "Allah'ın nebîlerinden bir nebînin hurmasıdır. Ben bunu bundan sonra asla kaybetmem ve ömrüm oldukça onun bereketini beklerim." dedi. Resûlullâh Efendimiz ona dînin emirlerinden öğretti.
Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.) bir isteyiciye iki hurma vermişti. İsteyici onun elini tutunca, ona "Ey kişi, muhakkak Allâhü Teâlâ bizden zerre ağırlığınca olan şeyi kabul eder." buyurdu.
Hz. Âişe validemiz, -elinde verecek hiçbir şeyi olmayınca Resûlullâh Efendimiz'in "Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyunuz." emrine uydular ve- bir üzüm tanesini sadaka olarak verdiler.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 13 Aralık 2010 Pazartesi - 7 Muharrem 1432
18 ARALIK 2010 CUMA - 12 MUHARREM 1432
Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: "Kim ki helâl kazancından bir hurma değerinde bir şey sadaka verirse -ki Allah, helâl maldan verilen sadakadan başka hiçbir sadakayı kabul etmez- işte bu helâl sadakayı kabul eder. Sonra o tek hurma kadar sadakayı dağ gibi oluncaya kadar, -sizin biriniz erkek küheylân tayını büyüttüğü- gibi sahibi için büyütür, hattâ o bir hurma, dağ kadar olur."
Bir adam Resûlullâh Efendimiz'e (s.a.v.) geldi ve bir şeyler istedi. Resûlullâh Efendimiz ona bir hurma verdiler. İsteyici "Sübhânallâh, Allah'ın peygamberi bir nebî sâdece bir hurma mı sadaka ediyor?" dedi. Peygamber Efendimiz "Sen bilmez misin ki onun içinde pek çok ağırlıkta zerreler vardır." buyurdu.
Sonra başka bir isteyici geldi. Rasûlullâh ona da bir hurma verdi. Adam "Allah'ın nebîlerinden bir nebînin hurmasıdır. Ben bunu bundan sonra asla kaybetmem ve ömrüm oldukça onun bereketini beklerim." dedi. Resûlullâh Efendimiz ona dînin emirlerinden öğretti.
Sa'd bin Ebî Vakkâs (r.a.) bir isteyiciye iki hurma vermişti. İsteyici onun elini tutunca, ona "Ey kişi, muhakkak Allâhü Teâlâ bizden zerre ağırlığınca olan şeyi kabul eder." buyurdu.
Hz. Âişe validemiz, -elinde verecek hiçbir şeyi olmayınca Resûlullâh Efendimiz'in "Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyunuz." emrine uydular ve- bir üzüm tanesini sadaka olarak verdiler.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 13 Aralık 2010 Pazartesi - 7 Muharrem 1432
Etiketler:
Allah (c.c),
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Hz. Aişe,
Resulullah (s.a.v),
Sa'd bin Ebi Vakkas
17 Aralık 2010 Cuma
HASTANIN ALLAH'A HAMDİ
HASTANIN ALLAH'A HAMDİ
17 ARALIK 2010 CUMA - 11 MUHARREM 1432
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: "Bir kul hasta olduğu zaman Allâhü Teâlâ ona iki melek gönderir ve şöyle buyurur: "Kendini ziyarete gelenlere ne diyecek, bakın bakalım." Birisi ziyaretine geldiğinde, Allah'a hamd ve sena ederse melekler bu hâli her şeyi en iyi bilen Allâhü Teâlâ'ya arz ederler. Allâhü Teâlâ da şöyle buyurur: "Kulumu vefat ettirirsem onu cennete koyarım, ona şifâ verirsem etinden daha hayırlı et, kanından daha hayırlı kan veririm. Hastalıktan dolayı da günahlarını affederim."
Kaynak: Fazilet Takvimi / 13 Aralık 2010 Pazartesi - 7 Muharrem 1432
17 ARALIK 2010 CUMA - 11 MUHARREM 1432
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: "Bir kul hasta olduğu zaman Allâhü Teâlâ ona iki melek gönderir ve şöyle buyurur: "Kendini ziyarete gelenlere ne diyecek, bakın bakalım." Birisi ziyaretine geldiğinde, Allah'a hamd ve sena ederse melekler bu hâli her şeyi en iyi bilen Allâhü Teâlâ'ya arz ederler. Allâhü Teâlâ da şöyle buyurur: "Kulumu vefat ettirirsem onu cennete koyarım, ona şifâ verirsem etinden daha hayırlı et, kanından daha hayırlı kan veririm. Hastalıktan dolayı da günahlarını affederim."
Kaynak: Fazilet Takvimi / 13 Aralık 2010 Pazartesi - 7 Muharrem 1432
Etiketler:
Allah (c.c),
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Hamd,
Peygamber Efendimiz (s.a.v)
MÜT'A NİKÂHI HARAMDIR
MüT'A NİKÂHI HARAMDIR
17 ARALIK 2010 CUMA - 11 MUHARREM 1432
Müt'a nikâhı, erkeğin muayyen bir menfaat veya mal karşılığında anlaşıp kadını bir müddet için kiralamasıdır. Müt'a'da şahit yoktur ve "Temettü edeyim (seninle menfaatlanayım, faydalanayım)" gibi kelimeler kullanılarak yapılır. Dînimizin meşru kıldığı nikâhdaki hiçbir faydayı temin etmeyen müt'a nikâhı, sadece şehevi bir arzuyu tatmin için kadının kiralanmasından ibarettir. Bu ise kadının haysiyetini zedeler, ciddî bir yuva kurma ve sıhhatli bir nesil yetiştirme arzusunu azaltır, nesiller karışır, veled-i zina çoğalır. Câhiliyye zamanında işlenen pek çok çirkin fiiller gibi mut'a nikâhı da İslâm'ın gelişi ile ebediyen haram kılınmıştır. Müt'a nikâhı kitap, sünnet ve icmâ-i ümmet ile kıyamete kadar haramdır.
Âyet-i Kerîme'de (meâlen): "O müminler avret mahallerini zinadan muhafaza ederler. Ancak Allâhü Teâlâ'nın helâl kıldığı hanımları ve mülkü olan cariyeleri müstesna. Kim ki bu hududu tecâvüz ederse onlar haddi aşanlardır." buyurulmaktadır. Bu âyet-i celîle açıkça göstermektedir ki, erkeğin kadınla meşru beraberliğinin tek yolu nikâhtır. Müt'a ise nikâh değildir. Zira meşru nikâhta bulunan talâk, zıhâr, veraset, iddet, nesebin sübûtu gibi hükümlerin hiç birisi onda yoktur. Öyle ise zinadır ve haramdır. Hz. Âişe validemiz de böyle buyurdular.
Peygamberimiz (s.a.v.): "Ey insanlar! Ben müt'a nikahıyla kadınlardan faydalanmanız için size izin vermiştim. Şüphe yok ki Allâhü Teâlâ (c.c), kıyamet gününe kadar bunu muhakkak haram kılmıştır. Kimin yanında bunlardan bir kadın varsa hemen onun yolunu açsın, bıraksın." buyurdular.
Hz. Alî (k.v.): "Resûlullâh Efendimiz Hayber günü müt'a nikâhını haram kıldı." ve "Bana getirilen müt'a nikâhı etmiş kimseyi recmederim." (yani ona zina edenin cezasını tatbik ederim) buyurdu.
Abdullah bin Abbâs (r.a.), müt'a nikâhının ölü eti, kan ve hınzır eti yemek gibi haram kılındığını söylemiştir.
Ashâb-ı Kiram ve dört hak mezhep' âlimlerinin hepsi müt'a nikâhının zina gibi haram olduğunda icmâ' (ve ittifak) etmişlerdir.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 12 Aralık 2010 Pazar - 6 Muharrem 1432
17 ARALIK 2010 CUMA - 11 MUHARREM 1432
Müt'a nikâhı, erkeğin muayyen bir menfaat veya mal karşılığında anlaşıp kadını bir müddet için kiralamasıdır. Müt'a'da şahit yoktur ve "Temettü edeyim (seninle menfaatlanayım, faydalanayım)" gibi kelimeler kullanılarak yapılır. Dînimizin meşru kıldığı nikâhdaki hiçbir faydayı temin etmeyen müt'a nikâhı, sadece şehevi bir arzuyu tatmin için kadının kiralanmasından ibarettir. Bu ise kadının haysiyetini zedeler, ciddî bir yuva kurma ve sıhhatli bir nesil yetiştirme arzusunu azaltır, nesiller karışır, veled-i zina çoğalır. Câhiliyye zamanında işlenen pek çok çirkin fiiller gibi mut'a nikâhı da İslâm'ın gelişi ile ebediyen haram kılınmıştır. Müt'a nikâhı kitap, sünnet ve icmâ-i ümmet ile kıyamete kadar haramdır.
Âyet-i Kerîme'de (meâlen): "O müminler avret mahallerini zinadan muhafaza ederler. Ancak Allâhü Teâlâ'nın helâl kıldığı hanımları ve mülkü olan cariyeleri müstesna. Kim ki bu hududu tecâvüz ederse onlar haddi aşanlardır." buyurulmaktadır. Bu âyet-i celîle açıkça göstermektedir ki, erkeğin kadınla meşru beraberliğinin tek yolu nikâhtır. Müt'a ise nikâh değildir. Zira meşru nikâhta bulunan talâk, zıhâr, veraset, iddet, nesebin sübûtu gibi hükümlerin hiç birisi onda yoktur. Öyle ise zinadır ve haramdır. Hz. Âişe validemiz de böyle buyurdular.
Peygamberimiz (s.a.v.): "Ey insanlar! Ben müt'a nikahıyla kadınlardan faydalanmanız için size izin vermiştim. Şüphe yok ki Allâhü Teâlâ (c.c), kıyamet gününe kadar bunu muhakkak haram kılmıştır. Kimin yanında bunlardan bir kadın varsa hemen onun yolunu açsın, bıraksın." buyurdular.
Hz. Alî (k.v.): "Resûlullâh Efendimiz Hayber günü müt'a nikâhını haram kıldı." ve "Bana getirilen müt'a nikâhı etmiş kimseyi recmederim." (yani ona zina edenin cezasını tatbik ederim) buyurdu.
Abdullah bin Abbâs (r.a.), müt'a nikâhının ölü eti, kan ve hınzır eti yemek gibi haram kılındığını söylemiştir.
Ashâb-ı Kiram ve dört hak mezhep' âlimlerinin hepsi müt'a nikâhının zina gibi haram olduğunda icmâ' (ve ittifak) etmişlerdir.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 12 Aralık 2010 Pazar - 6 Muharrem 1432
NASIL MÜSLÜMAN OLDU ?
NASIL MÜSLÜMAN OLDU ?
17 ARALIK 2010 CUMA - 11 MUHARREM 1432
Abbasî halifesi Me'mûn'un halkı huzuruna kabul ettiği günlerin birinde, kılık kıyafeti düzgün bir Yahûdî, halkın arasına karışarak gelip, meclise girdi. Söz söyledi; güzel ve düzgün konuştu.
Meclis dağıldıktan sonra, Me'mûn onu huzuruna getirtti ve "Yahûdî misin?" dedi. Adam "Evet..." deyince, Me'mûn ona çok şey vaad etti ve: "Müslüman olursan sana çok ihsan ederim" dedi. Adam "Atalarımın dinini terk etmem" dedi.
Sonraki sene yine bir arz günü aynı adam müslüman olarak meclise geldi. Fıkha dâir konuştu ve pek güzel şeyler söyledi.
Halk dağıldıktan sonra sultan onu çağırttı ve "Biz seninle daha evvel görüşmüş idik. Sen o vakit yahûdi idin. Nasıl müslüman oldun?" diye sordu.
Adam: "Senin yanından çıktığımda bu dînleri araştırmak istedim. Yazım pek güzeldir. Kimisi eksik kimisi fazla üç nüsha Tevrat yazdım ve havraya götürüp onlara sattım. Sonra kimisi noksan kimisi fazla üç nüsha İncil yazdım ve kiliseye götürdüm. Onlar da satın aldılar. Sonra üç nüsha Kur'ân-ı Kerîm yazdım ve sahhâflara götürdüm. Onlar noksan ve ziyâdeliklerini gördüler ve onu almayıp imha ettiler. Anladım ki bu mukaddes kitap muhafaza olunmaktadır. Bu sebepten müslüman oldum." dedi.
Yahya bin Eksem (r.h.), bu hâdiseyi Süfyân bin Uyeyne'ye (r.h.) anlatınca o; "Bunun haberi Kur'ân-ı Kerîm'de şöyledir." dedi. "Nisa sûresi'nin 44. âyet-i celîlesinde Incîl ve Tevrat'ın muhafazası o dînin âlimlerine havale kılındığı, onların bunu zayi ettikleri beyan buyuruldu. Halbuki bizim kitabımızın muhafazasını, 'Şüphe yok, o zikri; (Kur'ân-ı Kerîm'i) biz indirdik, biz. Her halde biz onu muhafaza da edeceğiz' mealindeki (Hıcr-9.) âyet-i celîle ile Allâhü Teâlâ bizzat üzerine almıştır ki o asla zayi olmaz." buyurdu.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 11 Aralık 2010 Cumartesi - 5 Muharrem 1432
17 ARALIK 2010 CUMA - 11 MUHARREM 1432
Abbasî halifesi Me'mûn'un halkı huzuruna kabul ettiği günlerin birinde, kılık kıyafeti düzgün bir Yahûdî, halkın arasına karışarak gelip, meclise girdi. Söz söyledi; güzel ve düzgün konuştu.
Meclis dağıldıktan sonra, Me'mûn onu huzuruna getirtti ve "Yahûdî misin?" dedi. Adam "Evet..." deyince, Me'mûn ona çok şey vaad etti ve: "Müslüman olursan sana çok ihsan ederim" dedi. Adam "Atalarımın dinini terk etmem" dedi.
Sonraki sene yine bir arz günü aynı adam müslüman olarak meclise geldi. Fıkha dâir konuştu ve pek güzel şeyler söyledi.
Halk dağıldıktan sonra sultan onu çağırttı ve "Biz seninle daha evvel görüşmüş idik. Sen o vakit yahûdi idin. Nasıl müslüman oldun?" diye sordu.
Adam: "Senin yanından çıktığımda bu dînleri araştırmak istedim. Yazım pek güzeldir. Kimisi eksik kimisi fazla üç nüsha Tevrat yazdım ve havraya götürüp onlara sattım. Sonra kimisi noksan kimisi fazla üç nüsha İncil yazdım ve kiliseye götürdüm. Onlar da satın aldılar. Sonra üç nüsha Kur'ân-ı Kerîm yazdım ve sahhâflara götürdüm. Onlar noksan ve ziyâdeliklerini gördüler ve onu almayıp imha ettiler. Anladım ki bu mukaddes kitap muhafaza olunmaktadır. Bu sebepten müslüman oldum." dedi.
Yahya bin Eksem (r.h.), bu hâdiseyi Süfyân bin Uyeyne'ye (r.h.) anlatınca o; "Bunun haberi Kur'ân-ı Kerîm'de şöyledir." dedi. "Nisa sûresi'nin 44. âyet-i celîlesinde Incîl ve Tevrat'ın muhafazası o dînin âlimlerine havale kılındığı, onların bunu zayi ettikleri beyan buyuruldu. Halbuki bizim kitabımızın muhafazasını, 'Şüphe yok, o zikri; (Kur'ân-ı Kerîm'i) biz indirdik, biz. Her halde biz onu muhafaza da edeceğiz' mealindeki (Hıcr-9.) âyet-i celîle ile Allâhü Teâlâ bizzat üzerine almıştır ki o asla zayi olmaz." buyurdu.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 11 Aralık 2010 Cumartesi - 5 Muharrem 1432
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Kur'an-ı Kerim,
Müslüman,
Nisa Suresi,
Süfyan bin Uyeyne,
Yahudi
13 Aralık 2010 Pazartesi
Almanya - Willkommen in Deutschland (Trailer)
Almanya - Willkommen in Deutschland (Trailer)
[- Tercümesi: Almanya - Almanya'ya Hoş geldiniz (Fragman) -]
Etiketler:
Almanya,
Fragman,
Video,
Videolar ve Klipler,
Youtube
11 Aralık 2010 Cumartesi
ÇOCUK TERBİYESİ - ALTIN ÖĞÜTLER
ÇOCUK TERBİYESİ - ALTIN ÖĞÜTLER
11 ARALIK 2010 CUMARTESİ
İyi bir anne-baba dendiği zaman, çocukları ile ilgilenen ve onları terbiyeli olarak yetiştiren kişiler hatıra gelir. Şunları hiç unutmamalıdır:
- Sakın küçük demeyin, terbiye beşikten başlar.
- Kararlı olmak, çocuğu kötü hareketten önler.
- Çocukla arkadaş gibi olup, ona değer verilir.
- Aile içindeki geçimsizlik, çocuğu çok sarsar.
- Her kötü hareketine, hep göz yumulmaz.
- Hata, kızarak değil, öğreterek düzeltilir.
- Hiçbir zaman onlara yalan söylenmez.
- Aynı harekete bir iyi, bir kötü denilmez.
- Düşünceler, inandırılarak benimsettirilir.
- Çok sertlik gibi, çok şefkat de zararlıdır.
- Sözünden çok, yaptığına değer verilir.
- Onun yanında başkaları çekiştirilmez.
- Terbiyeden anne ve baba mesuldür.
- Çocuklar hiçbir zaman kötülenmez.
- Onlar yalancılıkla asla suçlanmaz.
- Çocuğa verilen sözden dönülmez.
- Sırlar onların yanında açıklanmaz.
- Samimi olduğunuza inandırılır.
- Konuşmaktan ziyade yaşatılır.
- Kibirlenmesine göz yumulmaz.
- Başkalarına yardıma alıştırılır.
- Hayatın zorluğu öğretilir.
- Sabırlı olması öğretilir.
- Her istediği yapılmaz.
11 ARALIK 2010 CUMARTESİ
İyi bir anne-baba dendiği zaman, çocukları ile ilgilenen ve onları terbiyeli olarak yetiştiren kişiler hatıra gelir. Şunları hiç unutmamalıdır:
- Sakın küçük demeyin, terbiye beşikten başlar.
- Kararlı olmak, çocuğu kötü hareketten önler.
- Çocukla arkadaş gibi olup, ona değer verilir.
- Aile içindeki geçimsizlik, çocuğu çok sarsar.
- Her kötü hareketine, hep göz yumulmaz.
- Hata, kızarak değil, öğreterek düzeltilir.
- Hiçbir zaman onlara yalan söylenmez.
- Aynı harekete bir iyi, bir kötü denilmez.
- Düşünceler, inandırılarak benimsettirilir.
- Çok sertlik gibi, çok şefkat de zararlıdır.
- Sözünden çok, yaptığına değer verilir.
- Onun yanında başkaları çekiştirilmez.
- Terbiyeden anne ve baba mesuldür.
- Çocuklar hiçbir zaman kötülenmez.
- Onlar yalancılıkla asla suçlanmaz.
- Çocuğa verilen sözden dönülmez.
- Sırlar onların yanında açıklanmaz.
- Samimi olduğunuza inandırılır.
- Konuşmaktan ziyade yaşatılır.
- Kibirlenmesine göz yumulmaz.
- Başkalarına yardıma alıştırılır.
- Hayatın zorluğu öğretilir.
- Sabırlı olması öğretilir.
- Her istediği yapılmaz.
Cem Yilmaz - Hayde Türküsü (Av Mevsimi filminden)
Cem Yılmaz'ın Av Mevsimi filminden bir kesit.... Şener Şen'le başrolleri paylaştığı Av Mevsimi adlı filmde Kazım Koyuncu'nun söylediği 'Hayde' türküsünü seslendiren Cem Yılmaz ve o sahne...
Anahtar Kelimeler: Cem Yılmaz - Şener Şen - Av Mevsimi - 2011 - Sinema - Film - Cem Yilmaz - Sener Sen - Kazım Koyuncu - Hayde - türküsü - türkü - gidelum hayde daga karayemise elun nisanlisina ben nasil deyim hayde - youtube - video - videyo - klip
Etiketler:
Video,
Videolar ve Klipler,
Youtube
10 Aralık 2010 Cuma
ŞEKER FAYDALI MI ZARARLI MI ?
ŞEKER FAYDALI MI ZARARLI MI ? 10 ARALIK 2010 CUMA
İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde görevli olan cerrah, Prof. Dr. Kenan Demirkol, özetle diyor ki:
... Şeker, vücudumuzu, demir paslanır gibi paslandırıyor, eskitiyor; çocuklarımızın hücrelerini 12 yaşında yaşlandırıyor. Şekeri, gıda sanayiinden söküp atmak zor ama, işe evlerimizin kapısından başlayabiliriz!
ABD’de; 20 yaş üstü erişkinlerin yüzde 65’i şişman, 64 milyonu koroner kalp hastası, 11 milyon şeker hastası, 37 milyonunda kolesterol yüksekliği var. Ülkemizde kalp hastalığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker hastası sayısı 4 milyonu aştı.
Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa’da ortaya çıktı, soğuk iklimlerde de şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker tüketimi arttı. Toplumların şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli. “Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım.” demek çok yanlış. İnsan vücudunun şeker almasına ihtiyaç yoktur. Dolasıyla, sağlıklı beslenmede de şekerin hiç yeri yok. Normal olarak şekeri meyvelerden zaten alıyoruz.
Kanser hücresi de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli. Fazla yenen şeker, insülin aracılığı ile kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülür ki, vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır. Orası da sürekli doludur, çünkü hiç boş durmuyoruz. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecek. Dolayısıyla yediğimiz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacak. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar.
Son olarak; Prof. Dr. Kenan Demirkol, tereyağıyla beslenen dedesinin 117 yaşında, margarinle beslenen babasının ise, 59 yaşında öldüğüne de dikkat çekiyor. Anahtar Kelimeler: ŞEKER - Seker faydali mi yoksa zararli mi ? - Sekerin zararlari - Seker sagliga yararli mi ? Seker'in sagliga katkisi var mi ?
Kaynak: Türkiye Takvimi / 30 Kasım 2010 Salı
Etiketler:
Saglik ve Hijyen,
Yararlı Bilgiler
MAHREMİYETE RİÂYET
MAHREMİYETE RİÂYET
10 Aralık 2010 Cuma - 4 Muharrem 1432
Zina, dünya ve âhirette hüsranı icâp "eden ve bütün dinlerde çirkin kabul edilen, caiz olmayan kötü bir fiildir. Ebû Huzeyfe (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Zinadan sakınınız, zîrâ zinada üçü dünyâda üçü âhirette olmak üzere altı kötülük vardır. Dünyâdaki üç kötülükten birincisi; zina insanın bahâsını (güzellik ve zerâfetini), nûrâniyetini, safiyetini giderir. İkincisi, fakirlik meydana getirir. Üçüncüsü, ömürde noksanlık meydana getirir. Ahiretteki üç kötülük ise; birincisi, Allah'ın gazabıdır. İkincisi, hesabın kötü olmasıdır. Üçüncüsü, kabir azabıdır".
Bilmelisin ki Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Gözün zinası, yabancı kadınlara bakmaktır. Ellerin zinası, yabancı kadınlara dokunmaktır. Ayakların zinası, yabancı kadınlara gitmektir." Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır (meâlen): "Mü'min erkeklere söyle: gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını (avret mahallerini) muhafaza etsinler, bu kendileri için daha temizdir. Her halde, Allah ne yaparlarsa haberdardır. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar, ırzlarını muhafaza etsinler." (Nûr Sûresi, âyet 30-31)
Bilinmelidir ki kalp, göze tâbidir, göz haramlara kapatılmadıkça kalbi muhafaza etmek zordur. Kalp meşgul oldukça da avret mahallini (iffeti) muhafaza etmek zordur. Bu sebeple avret mahallini haramlardan muhafaza etmek için gözü haramlara kapatmak zarurîdir. Kur'an-ı Kerîm'de kadınların, kalplerinde hastalık olanların tama' edip de kötülük yapmaya yeltenmemeleri için, yabancı erkeklerle günahkâr kadınlar gibi, yumuşak bir şekilde, kırıtarak konuşmaları men edilmiştir. Bunun yerine vehimden, arzu(ya sebep olmak)tan, yapmacıklıktan uzak, vakar ve ciddiyetle dosdoğru sözler söylemeleri emredilmiştir. Aynı şekilde, erkeklerin arzularına sebep olmaması için kadınların onların yanında zînetlerini göstermeleri de yasaklanmıştır. Keza, kadınların yürürken zînetlerini ortaya çıkarmak için ayaklarını yere vurmaları da yasaklanmıştır. Zîrâ bu, erkeklerin kadınlara meyletmesine sebep olur. Hülâsa, günaha sevk eden her şey çirkindir ve yasaklanmıstır.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 10 Aralık 2010 Cuma - 4 Muharrem 1432
10 Aralık 2010 Cuma - 4 Muharrem 1432
Zina, dünya ve âhirette hüsranı icâp "eden ve bütün dinlerde çirkin kabul edilen, caiz olmayan kötü bir fiildir. Ebû Huzeyfe (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Zinadan sakınınız, zîrâ zinada üçü dünyâda üçü âhirette olmak üzere altı kötülük vardır. Dünyâdaki üç kötülükten birincisi; zina insanın bahâsını (güzellik ve zerâfetini), nûrâniyetini, safiyetini giderir. İkincisi, fakirlik meydana getirir. Üçüncüsü, ömürde noksanlık meydana getirir. Ahiretteki üç kötülük ise; birincisi, Allah'ın gazabıdır. İkincisi, hesabın kötü olmasıdır. Üçüncüsü, kabir azabıdır".
Bilmelisin ki Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Gözün zinası, yabancı kadınlara bakmaktır. Ellerin zinası, yabancı kadınlara dokunmaktır. Ayakların zinası, yabancı kadınlara gitmektir." Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır (meâlen): "Mü'min erkeklere söyle: gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını (avret mahallerini) muhafaza etsinler, bu kendileri için daha temizdir. Her halde, Allah ne yaparlarsa haberdardır. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar, ırzlarını muhafaza etsinler." (Nûr Sûresi, âyet 30-31)
Bilinmelidir ki kalp, göze tâbidir, göz haramlara kapatılmadıkça kalbi muhafaza etmek zordur. Kalp meşgul oldukça da avret mahallini (iffeti) muhafaza etmek zordur. Bu sebeple avret mahallini haramlardan muhafaza etmek için gözü haramlara kapatmak zarurîdir. Kur'an-ı Kerîm'de kadınların, kalplerinde hastalık olanların tama' edip de kötülük yapmaya yeltenmemeleri için, yabancı erkeklerle günahkâr kadınlar gibi, yumuşak bir şekilde, kırıtarak konuşmaları men edilmiştir. Bunun yerine vehimden, arzu(ya sebep olmak)tan, yapmacıklıktan uzak, vakar ve ciddiyetle dosdoğru sözler söylemeleri emredilmiştir. Aynı şekilde, erkeklerin arzularına sebep olmaması için kadınların onların yanında zînetlerini göstermeleri de yasaklanmıştır. Keza, kadınların yürürken zînetlerini ortaya çıkarmak için ayaklarını yere vurmaları da yasaklanmıştır. Zîrâ bu, erkeklerin kadınlara meyletmesine sebep olur. Hülâsa, günaha sevk eden her şey çirkindir ve yasaklanmıstır.
(Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî-3/41)
Kaynak: Fazilet Takvimi / 10 Aralık 2010 Cuma - 4 Muharrem 1432
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Ebu Huzeyfe,
Fazilet Takvimi,
İmam-ı Rabbani,
Mahremiyet,
Nur Suresi,
Resulullah (s.a.v),
Zina
9 Aralık 2010 Perşembe
ALLAH'A VE RESULÜNE OLAN SEVGİ
ALLAH'A VE RESULÜNE OLAN SEVGİ
9 ARALIK 2010 PERSEMBE
Hz. Mus'ab b. Umeyr, Ashâb-ı Kirâm'ın büyüklerinden, ilk müslüman olanlardan ve İslâm'a çok büyük hizmetlerde bulunan Kur'ân muallimi bir zâttır.
Mus'ab b. Umeyr (r.a.), zengin, hali vakti yerinde olan bir aileye mensuptu. Mekkeli gençler arasında en yakışıklı olan ve en güzel elbiseler giyen idi. Ana ve babası onu çok severlerdi.
Resûlullâh'ın (s.a.v.) İslâm'a davet ettiğini duyunca, hemen huzuruna vardı ve müslüman oldu. Annesinden ve akrabalarından korktuğu için, Müslüman olduğunu gizliyor, Resûlullâh'ı gizlice ziyaret ediyor, namazlarını gizlice kılıyordu. Bir gün namazını kılarken İbn-i Talha görüp annesine ve akrabalarına haber verdi. Mus'ab'ı (r.a.) yakalayıp hapsettiler, îmânından dönmesi için ona işkence yaptılar. Bu işkence ve eziyetler birinci Habeşistan hicretine kadar devam etti. Habeşistan'dan döndüğünde artık annesi ona eziyet etmekten vazgeçmişti.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gün ashâbıyla otururlarken Mus'ab (r.a.), huzuruna geldi. Üzerinde yamalı bir elbise vardı. Ashâb-ı Kiram, onun bu halini görünce acıdıklarından başlarını aşağıya eğdiler, yanlarında ona verebilecekleri bir şeyleri de yoktu.
Resûlullâh da (s.a.v.) onun daha önce içinde bulunduğu imkânlar ile şimdiki hâlini düşünerek gözyaşlarını tutamadı. Mus'ab (r.a.) selâm verdi, Resûlullâh (s.a.v.) da selâmını aldı. Sonra Resûlullâh Ashabına şöyle buyurdu: "Sizden biriniz sabahleyin bir elbise, akşamleyin başka bir elbise giydiği, önüne bir tabağın konulup öbürünün kaldırıldığı ve Kabe'nin örtüldüğü gibi evleriniz de sizi örttüğü zaman ne yapardınız? Ashâb, "Ya Resûlallah! O günkü hâlimiz bu günkünden daha iyi olurdu. Geçim sıkıntımız olmaz ve biz de kendimizi ibâdete verirdik." dediler. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Hayır, siz bugün o günkünden daha hayırlısınız."
Resûlullâh (s.a.v.) Mus'ab'a övgüde bulundu, onu medhetti ve şöyle buyurdu: "Allah'a hamdolsun. Ben Mus'ab'ı görmüştüm. Kureyş'ten hiçbir genç ana-babasının yanında onun kadar imkâna ve nimete sahip değildi. Fakat Allah'a ve Resûlü'ne olan sevgisi ona bu imkânları terk ettirdi."
Kaynak: Fazilet Takvimi / 8 Aralık 2010 - 2 Muharrem 1432
9 ARALIK 2010 PERSEMBE
Hz. Mus'ab b. Umeyr, Ashâb-ı Kirâm'ın büyüklerinden, ilk müslüman olanlardan ve İslâm'a çok büyük hizmetlerde bulunan Kur'ân muallimi bir zâttır.
Mus'ab b. Umeyr (r.a.), zengin, hali vakti yerinde olan bir aileye mensuptu. Mekkeli gençler arasında en yakışıklı olan ve en güzel elbiseler giyen idi. Ana ve babası onu çok severlerdi.
Resûlullâh'ın (s.a.v.) İslâm'a davet ettiğini duyunca, hemen huzuruna vardı ve müslüman oldu. Annesinden ve akrabalarından korktuğu için, Müslüman olduğunu gizliyor, Resûlullâh'ı gizlice ziyaret ediyor, namazlarını gizlice kılıyordu. Bir gün namazını kılarken İbn-i Talha görüp annesine ve akrabalarına haber verdi. Mus'ab'ı (r.a.) yakalayıp hapsettiler, îmânından dönmesi için ona işkence yaptılar. Bu işkence ve eziyetler birinci Habeşistan hicretine kadar devam etti. Habeşistan'dan döndüğünde artık annesi ona eziyet etmekten vazgeçmişti.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gün ashâbıyla otururlarken Mus'ab (r.a.), huzuruna geldi. Üzerinde yamalı bir elbise vardı. Ashâb-ı Kiram, onun bu halini görünce acıdıklarından başlarını aşağıya eğdiler, yanlarında ona verebilecekleri bir şeyleri de yoktu.
Resûlullâh da (s.a.v.) onun daha önce içinde bulunduğu imkânlar ile şimdiki hâlini düşünerek gözyaşlarını tutamadı. Mus'ab (r.a.) selâm verdi, Resûlullâh (s.a.v.) da selâmını aldı. Sonra Resûlullâh Ashabına şöyle buyurdu: "Sizden biriniz sabahleyin bir elbise, akşamleyin başka bir elbise giydiği, önüne bir tabağın konulup öbürünün kaldırıldığı ve Kabe'nin örtüldüğü gibi evleriniz de sizi örttüğü zaman ne yapardınız? Ashâb, "Ya Resûlallah! O günkü hâlimiz bu günkünden daha iyi olurdu. Geçim sıkıntımız olmaz ve biz de kendimizi ibâdete verirdik." dediler. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Hayır, siz bugün o günkünden daha hayırlısınız."
Resûlullâh (s.a.v.) Mus'ab'a övgüde bulundu, onu medhetti ve şöyle buyurdu: "Allah'a hamdolsun. Ben Mus'ab'ı görmüştüm. Kureyş'ten hiçbir genç ana-babasının yanında onun kadar imkâna ve nimete sahip değildi. Fakat Allah'a ve Resûlü'ne olan sevgisi ona bu imkânları terk ettirdi."
Kaynak: Fazilet Takvimi / 8 Aralık 2010 - 2 Muharrem 1432
Etiketler:
Allah (c.c),
Ashab-ı Kiram,
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Mus'ab bin Umeyr,
Resulullah (s.a.v),
Sevgi
7 Aralık 2010 Salı
KIYAMET GÜNÜNDE İNSANOĞLU
KIYAMET GÜNÜNDE İNSANOĞLU
7 Aralık 2010 Salı - 1 Muharrem 1432
Hz. Enes'den (r.a.) rivayet edilmiştir; Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:
"Kıyamet günü insanoğlu adetâ bir kuzu gibi getirilip Allâhü Teâlâ'nın huzurunda durdurulacak. Allâhü Teâlâ, 'Sana (hayat ve afiyet) verdim, mal ve hizmetçi verdim ve sana (peygamber gönderip kitap indirerek) ihsanda bulundum; sen ne yaptın?' buyuracak. Kul şöyle cevap verecek: 'Onları biriktirdim, artırdım ve olduğundan daha fazla olarak (dünyâda) bıraktım. Beni (dünyâya) gönder de onların hepsini sana getireyim.'
Allâhü Teâla (tekrar) '(Âhiret için hayırdan) Takdim ettiklerini bana göster!' buyuracak. İnsanoğlu diyecek ki: 'Ey Rabb'im! Onları biriktirdim, artırdım ye olduğundan daha fazla olarak bıraktım. Beni (dünyâya) gönder de hepsini sana getireyim.'
Bir de görülür ki kul, hayır namına bir şey takdim etmemiş, getirmemiştir. Sonra cehenneme götürülür.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 7 Aralık 2010 Salı - 1 Muharrem 1432
7 Aralık 2010 Salı - 1 Muharrem 1432
Hz. Enes'den (r.a.) rivayet edilmiştir; Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:
"Kıyamet günü insanoğlu adetâ bir kuzu gibi getirilip Allâhü Teâlâ'nın huzurunda durdurulacak. Allâhü Teâlâ, 'Sana (hayat ve afiyet) verdim, mal ve hizmetçi verdim ve sana (peygamber gönderip kitap indirerek) ihsanda bulundum; sen ne yaptın?' buyuracak. Kul şöyle cevap verecek: 'Onları biriktirdim, artırdım ve olduğundan daha fazla olarak (dünyâda) bıraktım. Beni (dünyâya) gönder de onların hepsini sana getireyim.'
Allâhü Teâla (tekrar) '(Âhiret için hayırdan) Takdim ettiklerini bana göster!' buyuracak. İnsanoğlu diyecek ki: 'Ey Rabb'im! Onları biriktirdim, artırdım ye olduğundan daha fazla olarak bıraktım. Beni (dünyâya) gönder de hepsini sana getireyim.'
Bir de görülür ki kul, hayır namına bir şey takdim etmemiş, getirmemiştir. Sonra cehenneme götürülür.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 7 Aralık 2010 Salı - 1 Muharrem 1432
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Hz. Enes,
Kıyamet
6 Aralık 2010 Pazartesi
HASTA ZİYARETİ VE TA'ZİYE
HASTA ZİYARETİ VE TA'ZİYE
6 ARALIK 2010 PAZARTESİ - 30 Zilhicce 1431
Hastaları görüp hal ve hatırlarını sormak ve onları ziyaret etmek, cenazelerinde bulunup kabre kadar götürmek, birbirimize karşılıklı haklarımızdandır.
Bu vazifeleri yapanlara büyük sevaplar vardır. Hadîs-i şeriflerde;
"Hastaları ziyaret eden rahmet deryasına dalar. İslam kardeşliği hakkını ödemek maksadıyla cenazeye gidenlere de Uhud dağı gibi ecirler verilir." buyurulmuştur.
Cenaze defnedildikten sonra akrabasına; 'Hüküm, takdir, Allâhü Teâlâ'nındır. Mevlâ sabr-ı cemîl (metanet, bol sabır), ecr-i cezîl (çok sevap) ihsan buyursun.' gibi teskîn ve teselli sözleri ile ta'ziye edilir.
Taziye sadece cenazelere mahsûs değildir. Bir belâya, bir musibete uğrayan Müslüman'a taziyede bulunmak da sünnettir.
Ölüm veya bir felâket ânında, hattâ ayağımıza bir diken batsa "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn" (Biz Allah içiniz ve biz nihayet ona döneceğiz.) demek sünnettir.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 10 Ağustos 2010 Sali - 29 Şaban 1431
6 ARALIK 2010 PAZARTESİ - 30 Zilhicce 1431
Hastaları görüp hal ve hatırlarını sormak ve onları ziyaret etmek, cenazelerinde bulunup kabre kadar götürmek, birbirimize karşılıklı haklarımızdandır.
Bu vazifeleri yapanlara büyük sevaplar vardır. Hadîs-i şeriflerde;
"Hastaları ziyaret eden rahmet deryasına dalar. İslam kardeşliği hakkını ödemek maksadıyla cenazeye gidenlere de Uhud dağı gibi ecirler verilir." buyurulmuştur.
Cenaze defnedildikten sonra akrabasına; 'Hüküm, takdir, Allâhü Teâlâ'nındır. Mevlâ sabr-ı cemîl (metanet, bol sabır), ecr-i cezîl (çok sevap) ihsan buyursun.' gibi teskîn ve teselli sözleri ile ta'ziye edilir.
Taziye sadece cenazelere mahsûs değildir. Bir belâya, bir musibete uğrayan Müslüman'a taziyede bulunmak da sünnettir.
Ölüm veya bir felâket ânında, hattâ ayağımıza bir diken batsa "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn" (Biz Allah içiniz ve biz nihayet ona döneceğiz.) demek sünnettir.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 10 Ağustos 2010 Sali - 29 Şaban 1431
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi
5 Aralık 2010 Pazar
ZEKÂT NEDİR ?
ZEKÂT NEDİR ?
5 ARALIK 2010 PAZAR
Zekât, lügatte bereket, nema, temizlik ve sâf olmak mânâlarına gelir.
Senelik mâlî bir ibâdettir ki Cenâb-ı Hakk'ın emrine itaat için, Müslümanların zenginlerinin seneden seneye mallarından kırkta birini; Allâhü Teâlâ'nın tâyîn ettiği sekiz sınıftan birine vermelerinden ibarettir.
Âyet-i kerîmede "Sadakalar, ancak fakirlere, miskinlere, onun üzerine (zekâtın tahsiline) memur olanlara, müellefe-i kulûba, âzad edilecek kölelere ve borçlulara, Allah yolunda olanlara, yolda kalmışlara..." (Tevbe-60) buyrularak bu sekiz sınıf bildirilmiştir.
Zekât İslâm'ın beş şartından birisidir. Hür, akıllı ve baliğ (ergin) ve nisâb miktarı mala mâlik olan müslümâ-nın zekât vermesi farzdır.
Zekâtta nisab: Aslî ihtiyâçlarından ve borçlarından başka, 20 miskal (80,18 gr) altın veya bu değerde nakit para ve ticâret malı; otlayan hayvanlarda ise devede beş, sığırda otuz ve koyunda kırk adettir.
Zekâtın edasının farz olması için nisaba kavuştuktan sonra malın üzerinden bir yıl geçmelidir.
Aslî ihtiyaçlar: Ev ve ev için lüzumlu eşya, elbiseler, âletler, kitaplar, binek (at veya araba) ve bir aylık -sahih görülen diğer bir kavle göre bir senelik- erzaktır. Borç karşılığı para da aslî ihtiyaçlardandır.
Nisâb miktarının sene içinde eksilmesi, zekât vermeye manî değildir.
Nisâb miktarının senenin başında ve sonunda mevcut olması yeterlidir.
Zekât verirken veya vermek üzere ayırırken kalben zekâta niyet edilmesi lâzımdır. Dil ile söylemek lâzım gelmez.
Zekât niyeti ile verirken hediye veya borç olarak verdiğini söylemekte bile bir mahzur yoktur.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 7 Ağustos 2010 - 26 Şaban 1431
5 ARALIK 2010 PAZAR

Zekât, lügatte bereket, nema, temizlik ve sâf olmak mânâlarına gelir.
Senelik mâlî bir ibâdettir ki Cenâb-ı Hakk'ın emrine itaat için, Müslümanların zenginlerinin seneden seneye mallarından kırkta birini; Allâhü Teâlâ'nın tâyîn ettiği sekiz sınıftan birine vermelerinden ibarettir.
Âyet-i kerîmede "Sadakalar, ancak fakirlere, miskinlere, onun üzerine (zekâtın tahsiline) memur olanlara, müellefe-i kulûba, âzad edilecek kölelere ve borçlulara, Allah yolunda olanlara, yolda kalmışlara..." (Tevbe-60) buyrularak bu sekiz sınıf bildirilmiştir.
Zekât İslâm'ın beş şartından birisidir. Hür, akıllı ve baliğ (ergin) ve nisâb miktarı mala mâlik olan müslümâ-nın zekât vermesi farzdır.
Zekâtta nisab: Aslî ihtiyâçlarından ve borçlarından başka, 20 miskal (80,18 gr) altın veya bu değerde nakit para ve ticâret malı; otlayan hayvanlarda ise devede beş, sığırda otuz ve koyunda kırk adettir.
Zekâtın edasının farz olması için nisaba kavuştuktan sonra malın üzerinden bir yıl geçmelidir.
Aslî ihtiyaçlar: Ev ve ev için lüzumlu eşya, elbiseler, âletler, kitaplar, binek (at veya araba) ve bir aylık -sahih görülen diğer bir kavle göre bir senelik- erzaktır. Borç karşılığı para da aslî ihtiyaçlardandır.
Nisâb miktarının sene içinde eksilmesi, zekât vermeye manî değildir.
Nisâb miktarının senenin başında ve sonunda mevcut olması yeterlidir.
Zekât verirken veya vermek üzere ayırırken kalben zekâta niyet edilmesi lâzımdır. Dil ile söylemek lâzım gelmez.
Zekât niyeti ile verirken hediye veya borç olarak verdiğini söylemekte bile bir mahzur yoktur.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 7 Ağustos 2010 - 26 Şaban 1431
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Tevbe Suresi,
Zekat
3 Aralık 2010 Cuma
HAYATI KABUSA DÖNEN AİLE
HAYATI KABUSA DÖNEN AİLE 3 ARALIK 2010 CUMA - 27 ZİLHİCCE 1431
Şanlıurfa’da, 4 çocuklu Taş ailesinin yaşadığı tek odalı evde son 3 ayda 30 kez küçük çaplı yangın çıktı.
Bilinmeyen nedenlerden dolayı günün değişik saatlerinde çıkan yangınlar, Taş ailesi ve komşularının yardımı ile söndürülüyor. Yangınlar küçük çaplı olduğu için bu güne kadar itfaiyeden yardım istenmedi.
Mahalle halkını korkutan yangınlar, 3 ay önce Şıh Maksut Mahallesi’nde Taş ailesinin evinde başladı. Bir gün kendiliğinden çıkan yangında halı ve bazı eşyaları yanan Taş ailesi, kendi imkanları ile söndürdü. Ancak, anlam veremedikleri yangın bir süre sonra peş peşe çıkıp, evdeki eşyalara zarar verdi. Nedensiz çıkan yangınlar, evde yaşayan Taş ailesi ile mahalle halkını endişelendirdi. Yaşananların ardından halk arasında ‘Cinler ev yakıyor’ söylentisi çıkarken, komşuları, çocuklarının yaşları 6 ile 14 arasında değişen Taş ailesinin fertlerini evlerine kabul etmemeye başladı.
3 ay içerisinde 30 kez evleri yanan 4 kişilik Taş ailesinin fertlerinin, kıyafetleri ve yatakları küle döndü. Komşularının verdiği elbiseleri giyip, eski eşyaları kullanarak hayatlarını sürdürmeye başladıklarını söyleyen 35 yaşındaki Belkıs Taş, “Bu yangınlar yüzünden adeta şaşkına döndük. Durduk yere yangın çıkıyor ve eşyalar gözümüzün önünde yanmaya başlıyor. Komşularımızın yardımı ile yangını söndürüyoruz. Odada soba, elektronik bir malzeme olmamasına rağmen yatak ve elbiselerimiz gözümüzün önünde tutuşarak yanıyor. Mahalle halkı da bizim gibi korkuyor ve bizi kimse evine misafir olarak bile almıyor” dedi.
42 yaşındaki tarım işçisi Faruk Taş’ın evinde çıkan yangın mahallelinin korkulu rüyası haline geldi. Komşularının verdiği birçok eşyasının küle döndüğü yangınlar yüzünden bazı komşular Taş, ailesinin yanına ve evlerine yaklaşmak istemiyor. Faruk Taş, “Esrarengiz yangınlar bizi çok korkutuyor. Çoğu zaman, gece yangın çıkar başımıza bir şey gelir diye geceleri uyuyamıyor, nöbet tutuyorum. Cinlerin evi yaktığı söylentileri üzerine, hocalara gidip muskalar yaptırıp, evin dört köşesine yerleştirdik, fakat çözüm olmadı. En sonunda derdimizi anlatmak için Şanlıurfa Valiliğine müracaata bulundum. Ben yaşadığım olayı devlet büyüklerime anlattığım zaman, deli olduğumu düşünerek bana psikiyatri bölümüne gitmemi önerdiler. Perişan durumdayız ve bu yangına su serpecek bir çözüm istiyoruz” diye konuştu.
RÖPORTAJ SIRASINDA YANGIN
3 aydır Taş ailesinin hayatını kabusa çeviren olayı haber yapmaya giden gazeteciler, aile fertler ile avluda röportaj yaptıkları sırada, odada yangın çıktı. Yangında odada bulunan halı ve üzerindeki eşyalar tutuşup alev aldı. Yangına, mahalle halkı hortum ile müdahale ederken, alevleri gören komşusu Halil Çiftçi ise ‘Allah’ diyerek sinir krizi geçirdi. Sinir krizi geçiren kişi sakinleştirilmeye çalışılırken, yaşananları gören kadın ve çocuklar ise gözyaşına boğuldu.
Etiketler:
Aile,
Esrarengiz olaylar
2 Aralık 2010 Perşembe
KUR'ÂN-I KERÎM HATMİ
KUR'ÂN-I KERÎM HATMİ
02 ARALIK 2010 PERSEMBE - 26 ZİL-HİCCE 1431
Allahü Teâlâ tarafından bir mucize olarak Peygamber Efendimiz'e indirilen Kur'ân-ı Kerîm'i başından sonuna kadar okumaya hatim denir. Kur'ân-ı Kerîm'i hatmetmek sünnettir.
Cebrail (a.s.) her yıl Ramazan ayında, her gece gelir, Ramazan'ın sonuna kadar Kur'ân-ı Kerîm'i Peygamber Efendimizle (s.a.v.) mukabele eder; yani o okur. Peygamberimiz dinler, Peygamberimiz okur, Cebrail (a.s.) dinlerdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dünyâdan âhirete. irtihal buyurdukları sene, bu mukabele iki kere yapılmıştı İmâm-ı Âzam (r.h.) "Bir kimse senede iki defa Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederse hakkını vermiş olur." buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederken, Vedduhâ Sûresi'nin sonunda "Allâhü Ekber! Lâ ilahe illâllâhü vallâhü ekber" diyerek tekbîr getirmeye başlamak ve sonuna kadar her sûrenin sonunda da tekbîri tekrarlamak sünnettir.
İhlâs Sûresi'ni üç kere okuduktan sonra Felak ve Nas Sûreleri okunur. İhlâs Sûresi Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birine denk olduğu için, üç defa okunduğu zaman bir Kur'ân sevabına nail olunur.
Hatimden sonra hemen diğer hatme başlamak da sünnettir. Übeyy ibni Ka'b (r.a.) "Peygamberimiz (Kul eûzü bi Rabbinnâs) sûresini okuyunca, Fâtiha'dan başlar ve Bakara sûresinin (Ve ülâike hümü'l-müflihûn) âyetine kadar ilk beş âyetini okuduktan sonra hatim duasını yapardı." demiştir.
Bir kimse "Yâ Resûlallâh! Hangi amel Allah'a daha sevgilidir?" diye sormuştu. Peygamberimiz "Konup göçenin ameli!" buyurdu. "Konup göçen ne demektir?" diye sordu. Peygamberimiz "Kur'ân-ı başından sonuna kadar okuyan kimsedir ki, ne zaman sonuna kadar okusa, hemen baş tarafına geçip yeniden okumağa başlar." buyurdu.
Hatimden sonra duâ etmek de sünnettir. Peygamber Efendimiz "Kuranı hatmeden kimsenin duası kabul olunur." buyurmuştur. Enes b. Mâlik de (r.a.) Kur'ân'ı hatmettiği zaman ailesini (ve dostlarını) toplar ve duâ ederdi.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 5 Ağustos 2010 Persembe - 24 Şaban 1431
02 ARALIK 2010 PERSEMBE - 26 ZİL-HİCCE 1431
Allahü Teâlâ tarafından bir mucize olarak Peygamber Efendimiz'e indirilen Kur'ân-ı Kerîm'i başından sonuna kadar okumaya hatim denir. Kur'ân-ı Kerîm'i hatmetmek sünnettir.
Cebrail (a.s.) her yıl Ramazan ayında, her gece gelir, Ramazan'ın sonuna kadar Kur'ân-ı Kerîm'i Peygamber Efendimizle (s.a.v.) mukabele eder; yani o okur. Peygamberimiz dinler, Peygamberimiz okur, Cebrail (a.s.) dinlerdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dünyâdan âhirete. irtihal buyurdukları sene, bu mukabele iki kere yapılmıştı İmâm-ı Âzam (r.h.) "Bir kimse senede iki defa Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederse hakkını vermiş olur." buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederken, Vedduhâ Sûresi'nin sonunda "Allâhü Ekber! Lâ ilahe illâllâhü vallâhü ekber" diyerek tekbîr getirmeye başlamak ve sonuna kadar her sûrenin sonunda da tekbîri tekrarlamak sünnettir.
İhlâs Sûresi'ni üç kere okuduktan sonra Felak ve Nas Sûreleri okunur. İhlâs Sûresi Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birine denk olduğu için, üç defa okunduğu zaman bir Kur'ân sevabına nail olunur.
Hatimden sonra hemen diğer hatme başlamak da sünnettir. Übeyy ibni Ka'b (r.a.) "Peygamberimiz (Kul eûzü bi Rabbinnâs) sûresini okuyunca, Fâtiha'dan başlar ve Bakara sûresinin (Ve ülâike hümü'l-müflihûn) âyetine kadar ilk beş âyetini okuduktan sonra hatim duasını yapardı." demiştir.
Bir kimse "Yâ Resûlallâh! Hangi amel Allah'a daha sevgilidir?" diye sormuştu. Peygamberimiz "Konup göçenin ameli!" buyurdu. "Konup göçen ne demektir?" diye sordu. Peygamberimiz "Kur'ân-ı başından sonuna kadar okuyan kimsedir ki, ne zaman sonuna kadar okusa, hemen baş tarafına geçip yeniden okumağa başlar." buyurdu.
Hatimden sonra duâ etmek de sünnettir. Peygamber Efendimiz "Kuranı hatmeden kimsenin duası kabul olunur." buyurmuştur. Enes b. Mâlik de (r.a.) Kur'ân'ı hatmettiği zaman ailesini (ve dostlarını) toplar ve duâ ederdi.
Kaynak: Fazilet Takvimi / 5 Ağustos 2010 Persembe - 24 Şaban 1431
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Fazilet Takvimi,
Kur'an-ı Kerim
1 Aralık 2010 Çarşamba
BİR ANNENİN KIZINA TAVSİYELERİ
BİR ANNENİN KIZINA TAVSİYELERİ
01 ARALIK 2010 CARSAMBA - 26 ZİL-HİCCE 1431
Yavrum! Şimdi sana 40 yıllık evliliğimin tecrübelerine dayanarak bazı nasihatlerde bulunacağım. Bu nasihatlerime uyarsan dünyada mutlu bir ömür geçirdiğin gibi, ahirette de ebedî saadete ulaşırsın! Ama bunların zamanı geçti, bu devirde olmaz dersen, şimdiden kaybedersin.
01 - Kanaatkar ol! Yani, kocan tarafından getirilen yiyecek ve giyecek herşeyi memnuniyetle kabul et! Çünkü, kanaat, kalbi huzura kavuşturur.
02 - Söylenenleri daima iyi dinle ve kocanın meşru emirlerine itaat et!
03 - Evin ve her şeyin her zaman, temiz, muntazam ve düzenli olsun!
04 - Eşinin yemek saati ile uyku saatine dikkat etmelisin! Açlık insanı huysuz eder, uykusuzluk ise, öfkelendirir.
05 - Evinin mallarını ve eşyasını iyi koru! Yaptığın işleri, iyilikleri başa kakma! İyiliğe karşı iyilik çabuk unutulur, fakat kötülüğe karşı yapılan iyilik unutulmaz.
06 - Eşinin yakınlarına güzel muamelede bulun! Kocanın hatalarını, yalnız iken, yumuşak bir şekilde söyle!
07 - Kocanın sırlarını hiç kimseye söyleme! Karı-koca arasındaki sırlar kabre beraberlerinde gömülmelidir.
08 - Eşinin üzüntüsünü ve neşesini paylaş! Ona her yönüyle iyi bir hayat arkadaşı ol! İyi bil ki yalan, yuvayı içten içe yıkan bir kurttur.
09 - Aranızdaki meseleleri kendiniz halledin! Sakın bunları, bize ve başkasına taşıma! Kimseden medet umma!
10 - Kocandan, almakta zorlanacağı, gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme!
11 - Kadının güzel huylusu, eşine Cennet nimetidir. Sen kocana Cennet nimeti ol! Azap çektirme!
Bunları yapabilmen, ancak, onun isteklerini kendi isteklerine, onun rızasını kendi arzularına tercih etmenle mümkün olabilir. Hep kendi istek ve arzularını ön plâna çıkartırsan, bu nasihatleri tutman mümkün olmaz.
Kaynak: Türkiye Takvimi / 19 KASIM 2010 Cuma - 13 ZİL-HİCCE 1431
01 ARALIK 2010 CARSAMBA - 26 ZİL-HİCCE 1431
Yavrum! Şimdi sana 40 yıllık evliliğimin tecrübelerine dayanarak bazı nasihatlerde bulunacağım. Bu nasihatlerime uyarsan dünyada mutlu bir ömür geçirdiğin gibi, ahirette de ebedî saadete ulaşırsın! Ama bunların zamanı geçti, bu devirde olmaz dersen, şimdiden kaybedersin.
01 - Kanaatkar ol! Yani, kocan tarafından getirilen yiyecek ve giyecek herşeyi memnuniyetle kabul et! Çünkü, kanaat, kalbi huzura kavuşturur.
02 - Söylenenleri daima iyi dinle ve kocanın meşru emirlerine itaat et!
03 - Evin ve her şeyin her zaman, temiz, muntazam ve düzenli olsun!
04 - Eşinin yemek saati ile uyku saatine dikkat etmelisin! Açlık insanı huysuz eder, uykusuzluk ise, öfkelendirir.
05 - Evinin mallarını ve eşyasını iyi koru! Yaptığın işleri, iyilikleri başa kakma! İyiliğe karşı iyilik çabuk unutulur, fakat kötülüğe karşı yapılan iyilik unutulmaz.
06 - Eşinin yakınlarına güzel muamelede bulun! Kocanın hatalarını, yalnız iken, yumuşak bir şekilde söyle!
07 - Kocanın sırlarını hiç kimseye söyleme! Karı-koca arasındaki sırlar kabre beraberlerinde gömülmelidir.
08 - Eşinin üzüntüsünü ve neşesini paylaş! Ona her yönüyle iyi bir hayat arkadaşı ol! İyi bil ki yalan, yuvayı içten içe yıkan bir kurttur.
09 - Aranızdaki meseleleri kendiniz halledin! Sakın bunları, bize ve başkasına taşıma! Kimseden medet umma!
10 - Kocandan, almakta zorlanacağı, gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme!
11 - Kadının güzel huylusu, eşine Cennet nimetidir. Sen kocana Cennet nimeti ol! Azap çektirme!
Bunları yapabilmen, ancak, onun isteklerini kendi isteklerine, onun rızasını kendi arzularına tercih etmenle mümkün olabilir. Hep kendi istek ve arzularını ön plâna çıkartırsan, bu nasihatleri tutman mümkün olmaz.
Kaynak: Türkiye Takvimi / 19 KASIM 2010 Cuma - 13 ZİL-HİCCE 1431
Etiketler:
Türkiye Takvimi,
Yararlı Bilgiler
30 Kasım 2010 Salı
KİBİR (BÜYÜKLENMEK) NEDİR ?
KİBİR (BÜYÜKLENMEK) NEDİR ?
30 KASIM 2010 SALI - 24 ZİL-HİCCE 1431
Kibir, kendisini başkasından üstün görmektir. Kibir, kötü bir huydur ve haramdır. Kibrin aksine tevâzu denir. Tevâzu, kendini başkaları ile bir görmektir. Bu çok iyi bir huydur. Tevâzu sahibi, kendini başkalarından aşağı görmez.
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki,
“Tevâzu eden, helal kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak olan ve kimseye kötülük yapmayan çok iyi bir insandır.”
“Kibir ve hıyaneti ve kul borcu olmayan mümin, hesapsız Cennete girecektir.”
Babaları ve dedeleri ile övünmek, cahillik ve ahmaklıktır. Onların salih olmaları ile övünmemeli, onlar gibi salih olmaya çalışmalıdır.
Kadınların çoğu güzellikleri ile kibirlenirler. Hâlbuki, güzellik insanda kalıcı değildir. Genç ve kuvvetli olmakla kibirlenmek de cahilliktir. Gençliğinden, gücünden, kuvvetinden ayrılmayan kimse görülmüş müdür? Geçici olan ve hayvanlarla ortaklaşa bulunan şeylerle kibirlenmek akla uygun değildir.
Mal, evlât, mevki ve rütbe ile büyüklenmek ise, insana hiç yakışmaz. Çünkü bunlar kendinde bulunan üstünlükler değil, gelip geçen ve kendinde kalmayan şeylerdir. Bunlar, ahlâksızlarda, kötü kimselerde, hatta kâfirlerde de bulunur.
Tevâzu sahibi olabilmek için; nereden geldiğini, nereye gideceğini bilmek lâzımdır. Bir zamanlar hiç yok idi, önce hiçbir şey yapamayan, hareket edemeyen bebek oldu. Şimdi de her an hasta olmak, ölmek korkusundadır. Nihayet ölecek, çürüyecek, toprak olacaktır. Hayvanlara, böceklere yem olacak, kabir azabı ve kıyamet sıkıntıları çekecektir. Cehennemde sonsuz yanmak korkusu içinde yaşayan kimseye büyüklenmek yakışır mı? (İslâm Ahlâkı S.48)
Kaynak: Türkiye Takvimi / 29 Ekim 2010 Cuma - 21 ZİL-KA'DE 1431
30 KASIM 2010 SALI - 24 ZİL-HİCCE 1431
Kibir, kendisini başkasından üstün görmektir. Kibir, kötü bir huydur ve haramdır. Kibrin aksine tevâzu denir. Tevâzu, kendini başkaları ile bir görmektir. Bu çok iyi bir huydur. Tevâzu sahibi, kendini başkalarından aşağı görmez.
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki,
“Tevâzu eden, helal kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak olan ve kimseye kötülük yapmayan çok iyi bir insandır.”
“Kibir ve hıyaneti ve kul borcu olmayan mümin, hesapsız Cennete girecektir.”
Babaları ve dedeleri ile övünmek, cahillik ve ahmaklıktır. Onların salih olmaları ile övünmemeli, onlar gibi salih olmaya çalışmalıdır.
Kadınların çoğu güzellikleri ile kibirlenirler. Hâlbuki, güzellik insanda kalıcı değildir. Genç ve kuvvetli olmakla kibirlenmek de cahilliktir. Gençliğinden, gücünden, kuvvetinden ayrılmayan kimse görülmüş müdür? Geçici olan ve hayvanlarla ortaklaşa bulunan şeylerle kibirlenmek akla uygun değildir.
Mal, evlât, mevki ve rütbe ile büyüklenmek ise, insana hiç yakışmaz. Çünkü bunlar kendinde bulunan üstünlükler değil, gelip geçen ve kendinde kalmayan şeylerdir. Bunlar, ahlâksızlarda, kötü kimselerde, hatta kâfirlerde de bulunur.
Tevâzu sahibi olabilmek için; nereden geldiğini, nereye gideceğini bilmek lâzımdır. Bir zamanlar hiç yok idi, önce hiçbir şey yapamayan, hareket edemeyen bebek oldu. Şimdi de her an hasta olmak, ölmek korkusundadır. Nihayet ölecek, çürüyecek, toprak olacaktır. Hayvanlara, böceklere yem olacak, kabir azabı ve kıyamet sıkıntıları çekecektir. Cehennemde sonsuz yanmak korkusu içinde yaşayan kimseye büyüklenmek yakışır mı? (İslâm Ahlâkı S.48)
Kaynak: Türkiye Takvimi / 29 Ekim 2010 Cuma - 21 ZİL-KA'DE 1431
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Kibir,
Tevazu,
Türkiye Takvimi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)