16 Ocak 2011 Pazar

ALLAHÜ TEÂLÂ'NIN PEYGAMBERLERİ VE KİTAPLARI

ALLAHÜ TEÂLÂ'NIN PEYGAMBERLERİ VE KİTAPLARI
16 OCAK 2011 PAZAR - 12 SAFER 1432

Bu âlem yok iken Allâhü Teâlâ hazretleri yoktan var etti ve Hz. Âdem (a.s.)'ı topraktan yarattı ve onun zürriyetiyle âlemi süsledi. Âdemogluna gerek dünyâda ve gerek âhirette lazım olan hükümleri bildirmek icin iclerinden bazılarına peygamberlik verdi. Peygamberleri diger insanlardan imtiyazlı kıldı ve onlara Cebrâil (a.s.) vâsıtasıyla emirlerini ve yasaklarını bildirdi. Onlar da bu hükümleri Cebrâil aleyhisselâmın getirdigi gibi ümmetlerine teblig buyurdular.

Bütün peygamberlerin evveli Âdem (a.s.) ve âhiri Muhammed Mustafâ (a.s.) efendimizdir. Bu ikisinin arasında cok peygamberler gelip gecmiştir. Ama adedini ancak Allâhü Teâlâ hazretleri bilir. İsimleri Kur'ân-ı Kerîm'de gecen peygamberler şunlardır:

Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Lût, İsmaîl, İshâk, Ya'kûb, Yûsuf, Eyyûb, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Dâvûd, Süleymân, Yûnus, İlyâs, Elyesa, Zülkifl, Zekeriyyâ, Yahyâ, İsâ, Muhammed Mustafâ (aleyhimüsselâm). Kur'ân-ı Kerîm'de Üzeyr, Lokmân ve Zülkarneyn aleyhimüsselâmın da isimleri yazılıdır. Ancak onlar hakkında bâzı âlimler peygamberdir, bâzı âlimler de evliyadır, dediler.

Hazret-i Muhammed Habîbullah, Hz. İbrâhîm Halîlullah, Hz. Mûsâ Kelîmullah, Hz. İsâ Rûhullah, Hz. Âdem Safiyyullah, Hz. Nûh Neciyyullâh'dır. Bu altısı bütün peygamberlerin efdalidir. Bütün peygamberlerin en fazîletlisi Muhammed Mustafâ (s.a.v.) Efendimizdir. Allâhü Teâlâ insanların hidâyeti icin peygamberlerine yüz suhuf ile dört kitâb indirmiştir ve cümlesini Cibrîl-i Emîn (a.s.) getirmiştir. Suhufun onu Hazret-i Âdem (a.s.)'a, ellisi Hazret-i Şît (a.s.)'a, otuzu Hazret-i İdrîs (a.s.)'a, onu Hazret-i İbrâhîm (a.s.)'a gelmiştir.

Dört kitâb; Tevrat-ı Şerîf Mûsâ (a.s.)'a, Zebûr-ı Şerîf Dâvûd (a.s.)'a, İncîl-i Şerîf İsâ (a.s.)'a, Kur'ân-ı Kerîm âhir zamân peygamberi Muhammed Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz hazretlerine verilmiştir.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 7 OCAK 2011 CUMA - 3 SAFER 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Rabbinizi zikrediniz ve namazınızı vaktin evvelinde kılınız, muhakkak Allah Azze ve Celle (ecrinizi) kat kat verir."
Kaynak: Hadîs-i Şerif, Suyûtî, el-Câmiu's Sağîr
************************************************************************************

14 Ocak 2011 Cuma

AHLÂK'IN EN KÖTÜSÜ CİMRİLİK

AHLÂK'IN EN KÖTÜSÜ CİMRİLİK
14 OCAK 2011 CUMA - 10 SAFER 1432

Hırs ve cimriliğin âdet (huy) hâline gelmesine veyâ insanın kendi elindekini kıskanmasına bahillik, herkesin elindekini kıskanmasına da şuh denilmiştir.

Hz. İbn-i Ömer (r.a.) "Şuh, malda cimrilik değildir. Kendinin olmayan mala göz dikmektir." demiştir.

Şuh cimriliğin nihâyet derecesidir. Öyle ki, başkasının cömertlik etmesini de istemez, bundan sıkılır da yapmaması için çabalar.

Yâhut, o kadar hırslıdır ki müslüman kardeşinin malına zulmen yer, kendisinin olmayan şeylere göz diker, başkasında olmasını da kıskanır, hoş görmez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: "Şuhh'un (aşırı cimriliğin) İslâmı mahvettiği gibi hiçbir şey mahvetmez."

"İki huy müslümanda birleşmez: Cimrilik ve kötü ahlâk."

Resûllullah (s.a.v.): "Allâhü Teâlâ Adn Cennetini ve ağaçlarını yarattı. Sonra da ona -konuş- buyurdu. Adn Cenneti "(Hakîkî) mü'minler muhakkak felâh buldu, kurtuldu" dedi. Allâhü Teâlâ da "İzzet ve celâlim hakkı için sende hiçbir cimri bana komşu (yakın) olamaz." buyurdu. Sonra Resûlullah (s.a.v.) de "Her kim nefsinin hırsından, kıskançlığından, cimriliğinden korunursa işte onlar felâh bulanlardır." meâlindeki Haşr Sûresi'nin 9. âyet-i kerîmesini okudu.

Bu âyet-i kerîmeden aşırı hırsın ve cimriliğin son derece çirkin olduğu anlaşılır. Bu cimrilikten korunamayanlar kurtulamamış olurlar.

Hz. İbn-i Mes'ûd'a (r.a.) bir adam gelip, "Ben, cimri (şuh) bir adamım, benden hemen hemen hiçbir şey çıkmaz. Allâhü Teâlâ "Kim nefsin cimriliğinden korunursa kurtulanlar onlardır." buyuruyor. (Haşr,9) Böyle ise, ben helâk (mahv) oldum." dedi. Hz. İbn-i Mes'ûd (r.a.), "Seninki şuh değil buhul, yani cimriliktir. Cimrilikte de hayır yoktur. Allâhü Teâlâ'nın âyetindeki şuh ise kardeşinin malını zulüm ile yemendir." diye cevap verdi.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 6 OCAK 2011 PERSEMBE - 2 SAFER 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Zekâtını veren, müsâfiri ağırlayan ve musîbet zamanında (malından) veren kimse, cimrilikten uzaktır."
Kaynak: Hadîs-i Şerîf, Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr
************************************************************************************

12 Ocak 2011 Çarşamba

MADDÎ VE MÂNEVİ TEMİZLİK

MADDÎ VE MÂNEVİ TEMİZLİK
12 OCAK 2011 CARSAMBA - 8 SAFER 1432

İslâm dini, maddî ve mânevî temizlik ve nezâfete büyük bir ehemmiyet vermiştir. Bu iki kısım nezâfetten biri diğerinden ayrılmaz. Hattâ bunlardan her biri bir bakımdan maddî ise diğer bakımdan da mânevîdir. Abdest gibi.

Müslümanlıkta maddî şeyler ile kirlenen bir vücûdu, bir elbiseyi, bir mekânı temizlemek bir vâzife olduğu gibi günah denilen mânevî fenâlıklarla kirlenen bir rûhu temizlemek de bir vazîfedir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de: "Nezâfet (temizlik) îmandandır." buyurarak temizliğin ehemmiyetini belirtmişlerdir.

Mâlumdur ki Allâhü Teâlâ bizleri bir imtihan için yaratmış, bir takım vâzifeler ile mükellef tutmuştur. Bizim saâdetimiz ancak bu vâzifeleri yerine getirmeye bağlıdır. Bu vâzifeleri yapmayanların kalbi kararmış, rûhu kirlenmiş, kendisi azâbı hak etmiş olur. Artık bu halde yapılacak şey tevbedir, istiğfardır.

İnsan, pâk, masum bir halde dünyâya getirilmiştir. Artık kirli, günahkâr bir halde âhirete gitmekten sıkılmalıdır. İnsan kendi Rabbi'nin mukaddes emirlerine karşı nasıl isyan edebilir ? İnsan, kudret ve azametine nâil olduğu nîmetlerini düşünerek utanmalı değil midir ?

Maamâfih, insan; günah işleyebilir. Elverir ki bu günahtan dolayı kalbi sızlasın, ruhunda pişmanlık duysun, hemen Allâh'ına yönelsin, günahının affedilmesini dilesin, daha tövbe imkânları elde iken günahtan kurtulmaya çalışsın.

Allâhü Teâlâ Hazretleri: "Ey mü'minler!. Hepiniz Allâh'a tevbe ediniz ki, kurtulabilesiniz." buyuruyor. Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) de: "Günâhından tevbe eden, günah işlememiş kimse gibidir." buyurmuştur.

Artık bizim vâzifemiz, Hak Teâlâ Hazretlerine tevbe ve istiğfar etmektir: "Estağfirullâhe'l-azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyü'l-kayyûm ve etûbü ileyh."

Kaynak: Fazilet Takvimi / 5 OCAK 2011 CARSAMBA - 1 SAFER 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
“Muhakkak Allâhü Teâlâ güzeldir, güzeli sever. Temizdir, temizliği sever.
Kerîm’dir, lütuf ve ihsanı sever. Cömerttir cömertliği sever.”
Kaynak: Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ebû Ya’lâ
************************************************************************************

10 Ocak 2011 Pazartesi

ANADOLU'NUN ARMAĞANI LÂLE

ANADOLU'NUN ARMAĞANI LÂLE
10 OCAK 2011 PAZARTESi - 6 SAFER 1432

Bir süs bitkisi olan ve Osmanlı Devleti'nde bir devre adını veren lâlenin, asıl vatanının Orta Asya olduğu ve Türkler tarafından Anadolu'ya getirildiği biliniyor.

Avrupalılar lâleyi ilk önce bir çeşit zambak sanmışlar ve öyle isimlendirmişlerdir. 17. yüzyıl sonlarından itibaren lâleye karşı olan ilginin olağanüstü artışı, ünlü soğanları elde etme isteği, bazı nâdir lâle soğanlarının fiyatlarının olağanüstü artmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı Osmanlı Devleti 1725 yılında lâle için satış fiyatı tesbit etmiştir. O devirde, 800 çeşit lâlenin her birinin ayrı ayrı adı vardı.

Lâlenin, Anadolu'dan ilk yolculuğu Viyana'ya olmuştur. Oradan Hollanda'ya ve ardından da Kanada'ya geçmesiyle, lâle, bütün dünyada tanınır hâle gelmiştir. 1 Mayıs'ta Ankara-Sincan'da Lâle Şenliği, Bursa'da da, 1-3 Mayıs tarihlerinde 1. Uluslararası Bursa Lâle Festivali düzenlenmiştir. Bu festivale, Hollanda, Kanada ve Japonya katıldı. Festival süresince, bu çok farklı kültürlerin kaynaşmasına katkıda bulunan lâle, güzelliği ve zarâfeti ile, insanlar ve kültürler arasında bir köprü vazifesi görmeye devam ediyor.

Soğanlı ve otsu bir bitki olan lâlenin, Türkiye'de 14, dünyada 2000'den fazla değişik türünün olduğu biliniyor.

Kaynak: Türkiye Takvimi / 28 KASIM 2010 PAZAR - 22 ZİLHİCCE 1431

ABDÜLHAKÎM ARVASÎ

ABDÜLHAKÎM ARVASÎ
10 OCAK 2011 PAZARTESi - 6 SAFER 1432

Abdülhakîm Arvasî hazretleri; zâhir ve bâtın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir büyük bir İslâm âlimi idi. Hicrî 1281 (m.1865)'de Başkale’de doğdu. 27 Kasım 1943’de Ankara'da vefât etti. Kabri Ankara yakınlarındaki Bağlum nahiyesindedir. Seyyid oldukları Irak'taki şer’î mahkeme defterlerinde yazılıdır. Abdülhakîm Arvasî hazretleri, o zamanın ilim ve irfan merkezi olan Irak’ın muhtelif yerlerinde yüksek âlimlerden sarf, nahiv, lûgat, mantık, münâzara, beyan, riyâziye, hendese, meâni, bedi, kelâm, tefsir, hadîs, fıkıh, tasavvuf gibi dersleri okuyup 1883 senesinde icâzet alarak memleketine döndü. Daha sonra Arvas’a giderek yüksek tahsilini zamanın en büyük âlimi Seyyid Fehim-i Arvasî “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin huzurunda tamamladı. Başkale’de kendi parası ile bir medrese kurarak 29 yıl ders okuttu.

1914'de Ruslar Doğu’yu işgal edince İstanbul’a geldi. 1919’da Medrese-tül Mütehassısîn'e, yani İlahiyat Fakültesi'ne Müderris (Ordinaryüs Profesör) olarak tayin edildi. İstanbul'da çeşitli câmilerde senelerce ilim neşretti. Pek çok kerâmetleri görüldü.

30 yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi, başından geçen ilginç bir olayı şöyle anlatır:
– Bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik... Her zamanki gibi beni imam yaptılar. Bizim hanım da sofada sofrayı hazırlamaya koyulmuştu.

Namaz bitince sofaya geçtik. Gördüm ki sofrada iki çay bardağı yerine bir sürü bardak vardı.

Hanıma sordum:

– Niçin 2’den çok bardak getirdin?
– Arkanızda çok cemaat vardı. Bak şimdi kimse kalmamış, dağılmış.

Kaynak: Türkiye Takvimi / 27 KASIM 2010 CUMARTESi - 21 ZİLHİCCE 1431

9 Ocak 2011 Pazar

GENÇLİĞİ ALDATANLAR

GENÇLİĞİ ALDATANLAR
9 OCAK 2011 PAZAR - 5 SAFER 1432

İslâm dinini bilmedikleri için, ona karşı olanlar, asırlar boyunca yaptıkları kanlı ve acı tecrübelerle anladılar ki; imanını yıkmadıkça, Müslüman milleti yıkmaya, imkân yoktur. Hakikatte her ilerlemenin ve yükselmenin hamisi ve teşvikcisi olan İslâmiyeti, ilmin, fennin ve yiğitliğin düşmanı gibi göstermeye yeltendiler. Genç nesillerin, bilgisiz, dinsiz kalmasını, onları manevî cepheden vurmayı hedef edindiler. Bu yolda milyonlar döktüler. İlim ve iman silahları çürümüş, hırs ve şehvetlerine kapılmış olan bazı cahiller, kâfirlerin bu hücumları ile hemen bozuldu. Bunlardan bir kısmı, isimlerini siper edinip, Müslüman görünerek, fen adamı, kalem sahibi ve din âlimi, hatta Müslümanların hamisi şekline girip, temiz gençlerin imanlarını çalmaya koyuldular. Kötülükleri hüner şeklinde, imansızlığı moda şeklinde gösterdiler. Dini, imanı olanlara softa, gerici denildi. Din bilgilerine, İslâmın kıymetli kitaplarına, irtica, gericilik ve taassup diyenler oldu.

Kendilerinde bulunan ahlâksızlık ve şerefsizlikleri, Müslümanlara, İslâm büyüklerine atıf ve isnat ederek, o temiz insanları kötülemeye, evlâtları babalarından soğutmaya uğraştılar. Tarihimize de dil uzatıp, parlak ve şerefli sahifelerini karartmaya, temiz yazılarını lekelemeye, vaka ve vesikaları değiştirmeye kalkıştılar. Böylece, gençleri dinden, imandan ayırmaya, İslâmiyeti ve Müslümanları yok etmeye çalıştılar. İlmi, fenni, güzel ahlâkı, fazileti ve yiğitliği ile dünyaya şan ve şeref saçan, ecdadımızın sevgisini genç kalblere yerleştiren mukaddes bağları çözmek, gençliği dedelerinin kemalâtından, ululuğundan mahrum ve habersiz bırakmak için, kalblere, ruhlara ve vicdanlara hücum ettiler. Hâlbuki, anlayamıyorlardı ki, İslâmiyetten uzaklaştıkça, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yolundan ayrıldıkça, ahlâk bozulduğu gibi, her vasıtayı yapmakta ve her asrın icap ettirdiği yeni bilgilerde, üstünlüğü kaybediyor, ecdadımızın askerlikteki, fen ve sanattaki başarılarını gösteremiyor, hatta geri kalmaya başlıyorduk. Bu maskeli dinsizler, böylece, bir taraftan ilimde, fende geri kalmamıza çalışıyor, diğer taraftan da; “İslâmiyet geriliğe sebep oluyor. Garp sanayiine yetişebilmemiz için, bu kara perdeyi kaldırmamız, şark dininden, çöl kânunlarından kurtulmamız lâzımdır.” diyorlardı. Bu suretle maddî ve manevî kıymetlerimizi yıkarak, vatanımıza, milletimize, dışardaki düşmanların, asırlarca yapmak istedikleri, fakat yapamadıkları kötülüğü yaptılar...

(Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye s. 6)

Kaynak: Türkiye Takvimi / 26 KASIM 2010 - 20 ZİLHİCCE 1431

HÜDÂYİ YOLU

HÜDÂYİ YOLU
9 OCAK 2011 PAZAR - 5 SAFER 1432

1541 yılında doğan büyük velî Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri Bursa kadısı iken akıl ile çözülemez bir dava, onun Eskici Mehmed Dede ve ardından da Üftâde hazretleriyle tanışmasına sebep oldu. Nefsini kırmak için kadılık kaftanıyla sokaklarda ciğer satmaya başladı... Hocası Muhammed Üftâde hazretlerinden: “Oğlum! Padişahlar peşin sıra yürüsün!” duasını aldı... Dergâhı Üsküdar’dadır. Osmanlı Padişahlarından III. Murad Hân, III. Mehmed Hân, I. Ahmed Hân, II. Osman Hân ve IV. Murad Hânlar da sohbetine gelenler arasındaydı.

Sultan Ahmed Hân, yaptıracağı Sultanahmet Câmisi’nin temelini atmak için; hocası Aziz Mahmud Hüdâyî hazretlerini davet etti. 4 Ocak 1609’da ilk kazmayı Hüdâyî hazretleri vurdu ve Padişah da temel kazdı. O altın kazma şu anda Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir.

İnşaatı biten câminin açılışını yapmak ve Cuma hutbesini okumak üzere büyük velî yine davet edildi. Ancak 9 Haziran 1617 Cuma günü beklenmedik bir şey oldu. Şiddetli yağmur ve ardından fırtına patladı; denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçmek imkânsız hâle gelmişti. Hüdâyi hazretleri de geleceğine dair Hünkâra söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine indi ama denize açılacak kayıkçı bulamadı. Besmele ile bir kayığa atladı. Küreklere yapıştı. Onu gören talebeleri de sandala binip küreklere sarıldılar. Sarayburnu istikametine yöneldiler.

İşte o zaman, Allahü teâlânın izniyle beklenmedik bir şey daha oldu: Dağlar gibi azgın dalgalar, her yönden kendilerine bir kayık boyu yaklaşınca duruluyor, deniz ve fırtına onlara hiç tesir etmiyor, sandal sanki süt liman bir denizde gider gibi sükûnetle yol alıyordu. Bir koridor veya tünel gibi kendilerine açılan geçitten, o emin yoldan karşıya geçtiler. Merak içinde kendilerini bekleyen Sultan Ahmed Hân ve diğer bekliyenler ile buluştular.

İşte o günden sonra, Üsküdar’la Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdâyî Yolu” dendi. Bazı kayıkçılar bu deniz geçidini bulup uzun yıllar kullandılar.

Kaynak: Türkiye Takvimi / 25 KASIM 2010 - 19 ZİLHİCCE 1431

8 Ocak 2011 Cumartesi

TOPKAPI SARAYI (MAKALE)

TOPKAPI SARAYI (MAKALE)
8 OCAK 2011 CUMARTESi - 4 SAFER 1432

“... Revan Köşkü’nde gezerken kulağıma derinden bir Kur’ân sesi geldi. Birdenbire İslâm mimarisini tam mânâsıyla gördüm. Çünkü İslâm mimarisinin içine bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’ân sesi lâzım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfü Bey’e söyledim. Ve bu Kur’ân sesinin nereden geldiğini sordum.

“Hırka-i Saâdet Dâiresi’nden!” dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye yaklaştım. Baktım; yeşil, yemyeşil ruhânî yeşil bir daire, pencereye arkasını çevirmiş bir hafız, öteki âleme dalmış bir ruhun istirahatiyle okuyor. Diğer bir hafız da gözlerini yummuş, bir köşede tesbihini çekerek bekliyor.

Rehberim Lütfü Bey’e sordum: “Hırka-i Saâdet’te ne zamanlar bu hatim indirilir?” Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: “Her gün! Her saat! Dörtyüz seneden beri geceli gündüzlü bilfâsıla...”

Hayretten gözlerim kapanmış dinliyordum. Lütfü Bey biraz malûmat verdi:

“Yavuz Sultan Selim Hân hilâfetin alâmeti olan Hırka-i şerîf, Sened-i şerîf ve diğer Emânât-ı Mübâreke’yi Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirterek getirtmiş. İstanbul’a vardığı gece, Saray’da yüksek bir mevkiye yerleştirmiş.

Mimarbaşı ve ustalar asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur’ân okunması için bir vazife tertip ederek 40’ıncısı bizzat kendi olmak üzere 40 hafız tayin eylemiş. İşte o günden bu ana kadar bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin (beklemeden) Kur’ân okunuyor. Bu hafızlar elan 40 kişidir. Daima ikişer nöbetleşe vazifelerini ifa ederler. Bugün (14 Şubat 1921) de bu iki hafızın nöbeti.” dedi.

Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken Hırka-i Saâdet Dâiresi’nde Kur’ân okunuyor! Siz benim bu satırlarımı okurken de Hırka-i Saâdet Dâiresi’nde Kur’ân okunuyor olacak! Tam 400 seneden beri de böyle fasılasız okunmuş. O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor...

İstanbul’da böyle bir makamın yanında 4 asırdır durmamış bir Kur’ân sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hatta nice İstanbullular da bilmezler. Bu sarayın içinde 400 seneden beri olmuş ihtilâller, hal’ler, kitaller bu Kur’ân sesini bir an susturamamış...”

Yahya Kemal Beyatlı - Aziz İstanbul (Resimli Tarih Mecmuası)

Kaynak: Türkiye Takvimi / 22 & 23 KASIM 2010 - 16 & 17 ZİLHİCCE 1431

7 Ocak 2011 Cuma

HAZRET-İ ALİ (K.V.)’NİN CEVABI

HAZRET-İ ALİ (K.V.)’NİN CEVABI
7 OCAK 2011 CUMA - 3 SAFER 1432

Birgün Hz. Ali’nin (r.a.) önüne edepsiz, kötü sözlü ve katı yüzlü bir küstah gelip dedi ki: “Neden Hz. Ebûbekir’in ve Ömer’in halîfelikleri esnâsında halk kavga, karışıklık ve husûmetten, ölüp öldürmekten uzaktı da senin ve Osman’ın hilâfeti zamanında böyle çekişme, ihtilâf ve bozukluk oldu?”

Hz. Ali cevâbında buyurdu ki: “Zîra ben ve Osman, Hz. Ebûbekr’e ve Ömer’e yardımcı idik. Bana ve Osman’a sen ve senin benzerlerin yardımcı oldunuz.”

Kaynak: Fazilet Takvimi / 4 OCAK 2011 SALI - 29 MUHARREM 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
Hz.Ömer'den (r.a): Umreye gitmek için Resulullah'tan (s.a.v.) izin istedim, izin verdiler ve
"Ey kardeşim! Duanda bizi unutma."
buyurdular. Hz.Ömer, "Resûlullah'ın bu sözünün yerinde, dünyanın tamamı benim olsa idi beni bu kadar sevindirmezdi." buyurdular.
Kaynak: Hadis-i Şerif, Sünen-i Ebû Dâvûd
************************************************************************************

6 Ocak 2011 Perşembe

EBÛ SÜFYÂN'IN MÜSLÜMAN OLUŞU

EBÛ SÜFYÂN'IN MÜSLÜMAN OLUŞU
6 OCAK PERSEMBE 2011 -
2 SAFER 1432

Kureyş müsriklerinin hudeybiye musâlahasini bozmalari üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Müslüman Arab kabilelerini Medîne'ye davet etti. Ashab-ı Kiram hazirliklarini tamamlayip Hicretin sekizinci senesi Ramazan ayindan on gün gectikten sonra Mekke-i Mükerreme'yi fethetmek üzere Medîne'yi Münevvere'den ciktilar. Kureyşliler Resûlullâh'in böyle büyük bir harp hazirligindan haberdâr degildi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Merru’z-Zahran vâdisine geldiklerinde gece orada on bin ateş yaktırarak geldiğini Kureyş’e böyle bildirdi.

Kureyş’in reisi Ebû Süfyân, ateş yakanların kim olduğunu öğrenmek için birkaç kişiyle vâdinin üzerindeki tepeye çıkıp dolaşırlarken, süvârilere esir düştüler. Hz. Abbas (r.a.), Ebû Süfyân’ı alıp Resûlullâh’ın huzûruna getirince "Bu gece yanında tut," buyurdu.

Ertesi sabah onu Resûlullâh’ın çadırına getirdi. Resûlullâh (s.a.v.) "Ey Ebû Süfyân, “Lâ ilâhe illallâh” diyeceğin vakit gelmedi mi?" buyurdular. Ebû Süfyân Allah’tan başka ilah yok desem bu kadar putları ne yapayım? diye biraz düşünüp durdu.

Sonra ‘Lâ ilâhe illallâh’ deyiverdi. Peki 'Muhammedün Resûlullâh' diyeceğin vakit gelmedi mi? buyurdu. Ebû Süfyân ‘Bana biraz mühlet verin.’ dedi.

Nihâyet, Hz. Ömer’in korkusundan Hz. Abbas’ın nasihatinden “Muhammedün Resûlullâh” deyiverdi.

İslam askerleri, başlarında peygamberimiz olduğu halde Mekke’ye girdiler. Resûlullâh (s.a.v.) -bazı kimseler hariç- umûmî af îlân ettikten sonra Beytullah’ı tavaf ettiler.

Ebû Süfyân, bir yerde durup temâşâ eder ve ‘Ah bir ordu toplasam da şu adamla yine cenk etsem’ diye düşünürken onun yanından geçen, Resûlullâh (s.a.v.) “O adam seni yine rezil ve zelil eder.” buyurunca Ebû Süfyân tevbe ve istiğfâr etti ve “Zihnimde öyle bir kuruntu vardı, ancak şimdi anladım ki sen hak peygambersin.” diye îtirâf etti ve müslüman oldu. (r.a.)

Kaynak: Fazilet Takvimi / 3 Ocak 2011 Pazartesi - 28 Muharrem 1432

İMÂN VE İSLÂM'IN ŞARTLARI

İMÂN VE İSLÂM'IN ŞARTLARI
6 OCAK 2011 PERSEMBE - 2 SAFER 1432

İslâm dîninde "Allâhü Teâlâ'ya, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe, kazâ ve kadere" îman etmek birer esastir. Bunlari bilip tasdik etmek îmanin baslica sartidir. Bunlara, zaruriyyât-i diniyye denir; bunlara inanmak, dinde zarûrîdir, elzemdir. Bunlar tasdik edilmedikce îman tahakkuk etmez. Böyle dînin zarûriyâtindan olan herhangi bir seyi inkâr etmek ise -Allah korusun- insani derhâl dînden mahrum birakir.

Biz bunlara îmânimizi: "Âmentü..." okuyarak dâimâ göstermis ve isbât etmis oluyoruz.

Bunu okuyan müslüman demis oluyor ki : "Ben Allâhü Teâlâ'ya ve onun meleklerine, kitaplarina, peygamberlerine, âhiret gününe, kaderin -yâni: takdir edilmis seylerin- hayir olsun, ser olsun Allâhü Teâlâ'dan oldugunda inandim, öldükten sonra dirilip mahser yerine gitmek de muhakkaktir. Ben sahâdet ederim ki, Allâhü Teâlâ'dan baska ilah yoktur ve gene sahâdet ederim ki, Muhammed Mustafa (s.a.v.) Allâhü Teâlâ'nin kulu ve resûlüdür."

İslâm'in sartlari da bestir. Peygamber Efendimizin bir hadîs-i serîfleri su meâldedir: "İslâm Dîni bes sey üzerine kurulmustur: Kelime-i sahâdet getirmek, namaz kilmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazân-i serîf orucunu tutmaktir."

Kelime-i Tevhid: "Lâ ilâhe illallâh Muhammedün rasûlullâh." yani, Allâh'tan baska ilah yoktur, Muhammed Allâh'in resûludür, demektir.

Kelime-i Şehadet: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh." yani, Allâh'tan baska ilah olmaidigina sehâdet ederim ve yine Muhhammed Allâh'in peygamberi olduguna sehadet ederim, demektir.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 2 Ocak 2011 Pazar - 27 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Rab olarak ALLÂH'i din olarak İSLÂM'i ve peygamber olarak da MUHAMMED'i (S.A.V.) kabul edip razı olan, imanın lezzetini tatmıştır."
Kaynak: Hâdîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim
************************************************************************************

4 Ocak 2011 Salı

BESMELENİN FAZİLETİ

BESMELENİN FAZİLETİ
4 OCAK 2011 SALI - 29 MUHARREM 1432

Müslüman, bir ise baslarken besmele ceker ki, "Ben bu isi kendim icin degil, Allah nâmina onun emriyle ve ancak onun icin yapiyorum." demis olur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Bismillâhirrahmânirrahîm" düsturunu her hayirli isin anahtari gibi ihsan etmis ve bu edeb ve terbiyeyi; bütün ümmetin mühim isleri ve ihtiyaclarinin evvelinde uyacaklari bir sünneti seniyye kilmistir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Besmele her kitabin anahtaridir." ve "Bismillâhirrahmânirrahîm ile baslanmayan her (mesru ve mübah olan) is güdüktür (hayir ve bereketi azdir)." diye buyurmustur.

Elbette Allâhü Teâlâ'nin ismiyle baslanmayan herhangi bir is onun katina arz olunmaz, olunmayinca da ebter, güdük kalir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

* "Cebrâil (a.s.) bana vahiy getirdiginde ilk indirdigi sey "Bismillâhirrahmânirrahîm'dir."

* "Hoca bir talebeye "besmele oku" dedigi zaman, o hocaya talebeye ve anne babasina cehennemden berat yazilir."

* "Bir vartaya (icinden cikilmasi zor bis vaziyete) düstügünde "lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil’ aliyyil’azim" de. Cünki Allâhü Teâlâ, bundan dolayi o kimseyi -dilerse- her türlü beladan korur."

* "Bir kimse evine girerken ve yemek yerken besmele cekerse, seytan, kardeslerine ve arkadaslarina "Bu gece (Allâh'in ismi zikredildigi icin) sizin ne kalacak yeriniz, ne de aksam yemeginiz var," der. Sayet o kimse eve girerken besmele cekmezse seytan, yardimcilarina, "Gece kalmak icin burada yeriniz var," der. Yemek yerken de besmele cekmezse, "Bu gece hem kalacak yeriniz, hemde aksam yemegi var." der.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 1 OCAK 2011 CUMARTESi - 26 MUHARREM 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
"Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlanmayan her (meşrû' ve mübâh olan ) iş güdüktür (hayir ve bereketi azdir)."
Kaynak: Hâdîs-i Şerîf, Feyzü'l-Kadîr
************************************************************************************

ŞİİR - MÜNACAT: KABRE VARDIGIM GECE

ŞİİR - MÜNACAT: KABRE VARDIGIM GECE
4 OCAK 2011 SALI - 29 MUHARREM 1432


Ya Rab! Ne ola halim?
Kabre vardığım gece!
Ey'olmazsa amelim,
Kabre vardığım gece!

Ya Rabbena! Yandırma!
Günahlara bandırma!
Çerağımı söndürme!
Kabre vardığım gece!

Ya Rabbena! Hayr eyle!
Muhammede yar eyle!
Kabrimizi nur eyle!
Kabre vardığım gece!

Ya Rabbena! Tûş eyle!
İmanı yoldaş eyle!
Muhammede eş eyle!
Kabre vardığım gece!

Ya Rabbena! işimden,
Eşimden, yoldaşımdan,
Aklım alma başımdan,
Kabre vardığım gece!

Derviş Yûnus'un sözü,
Kan ağlar iki gözü,
Mahrum eyleme bizi,
Kabre vardığım gece!


Yunus Emre


Kaynak: ------ / 2 Ocak 2010 Pazar - 27 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF
Canın her istediğini yemek de israf cümlesindendir.
Ravi: Ebu Davud
************************************************************************************

3 Ocak 2011 Pazartesi

MÜSLÜMANIN VAZİFESİ

MÜSLÜMANIN VAZİFESİ
3 OCAK 2011 PAZARTESi - 28 MUHARREM 1432

Müslümanlar; millî birlik ve beraberliğe çok önem vermeli, memleketlerinin kalkınması için maddî, manevi seferber olmalı, din bilgilerini iyi öğrenmeli, Allah'a ve kullara karşı olan vazifelerini, borçlarını yerine getirmelidir. İslâm’ın güzel ahlâkı ile bezenmeli, kimseye zarar vermemelidir. Fitne çıkarmamalıdır. Dinimiz böyle olmamızı emrediyor, Müslümanın ilk vazifesi; nefsine, şeytana uymayıp ve kötü arkadaşlara, azgın, âsî kimselere aldırmayıp, kanuna karsı suçlu olmaktan, Allahü Teâlâ'ya karşı da günah islemekten sakınmalıdır. Allahü Teala, kullarına üç vazife verdi:

Birinci vazifesi: Şahsî vazifesidir. Her Müslüman kendisini iyi yetiştirecek, sıhhatli, edepli, iyi huylu olacak, ibadetlerini yapacak, ilim ve güzel ahlak öğrenecek, helal lokma kazanmak için çalışacaktır

İkinci vazifesi: Aile içinde ki vazifesidir. Hanımına, ana-babasına, çocuklarına,kardeşlerine olan vazifelerini yerine getirecektir,

Üçüncü vazifesi: Cemiyet içindeki vazifeleridir. Komşularına, hocalarına, talebelerine, ailesine, emrinde olanlara, hükümete ve devlete, bütün vatandaşlara, dini ve milleti başka olanlara karşı vazifeleridir.

Kaynak: ----- / 1 Ocak 2010 Cumartesi - 26 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF

Kim bilgisizliğine, ehliyetsizliğine rağmen fetvâ verirse gökteki ve yerdeki melekler ona lanet eder.
Ravi: Tirmizi
************************************************************************************

"HAYA ÎMÂNDANDIR"

"HAYA ÎMÂNDANDIR"
3 OCAK 2011 PAZARTESi - 28 MUHARREM 1432

Haya, nefsi bir şeyden tutmak ve o şey hakkında kötülenmemek için onu terk etmektir. Bu nefisden veya îmândan olur. Nefsinden olan Allâhü Teâlâ'nın tabîat olarak her insanda yarattığı bir sıfattır; başkasının yanında ayıbının açılmasından utanmak gibi. îmândan olan ise müslümanın Allah'tan korktuğu için günah işle­mekten geri durmasıdır.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.): "Haya, îmândandır, îmân (sahibi) ise cennettedir..." buyurmuşlardır. Haya­nın çokluğu, dînin kuvvetinden ve îmânın sağlamlığından ileri gelmektedir. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Haya, îmânın nizâmıdır. Bir şeyin nizâmı bozulunca, par­çaları darmadağın olur." buyurdular.

Haya, dürüst hareket etmekte de bir ölçüdür. Kişi ya­pacağı işleri gözden geçirir. Bunların içinden kendisini Rabb'ine mahcup edecek olanlarını işlemez.

Haya üç kısımdır:

Allah'tan, insanlardan ve kendisinden utanmak.

Allah'tan utanmak, onun emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmakla olur. Resûlullâh Efendimiz'e "Allâhü Teâlâ'dan hakkıyla haya nasıl olur?" diye sordular; "Başını ve (göz, kulak gibi) başta bulunan azalarını, karnını ye ona doldurduğu şeyleri haramdan koruyan, dünya hayatının süsünü terk eden; ölümü, kabirde çürü­meyi hatırdan çıkarmayan kimse, hakkıyla Allah'tan utanmış olur." buyurdular.

Kişinin insanlardan utanması ise, insanlara ezâ etme­mesi ve fenalıkları açıktan açığa işlememesidir. Sahabî Huzeyfe bin Yemân (r.a.) "İnsanlardan utanmayan kim­sede hayır yoktur." buyurdu.

Kişinin kendinden utanması ise, iffeti ve yalnız iken günâhlardan sakınmasıdır. Bu ahlâkın güzelliğinden ile­ri gelmektedir.

İnsanın hayası bu üç cihetten tam olunca, onun hayır­ları da tam olur ve serleri ondan uzaklaşmış olur.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 31 Aralık 2010 Cuma - 25 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF

Öyle bir devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helalden mi, haramdan mı oduğuna hiç aldırmayacak." [Rezin şu ziyadede bulunmuştur: "Böylelerinin hiç bir duası kabul edilmez."]
Ravi: Buhari, Büyu 7, 23
************************************************************************************

2 Ocak 2011 Pazar

ZENGİN VE FAKİR

ZENGİN VE FAKİR
2 OCAK 2011 PAZAR - 27 MUHARREM 1432

Zengin bir adam (kıymetli) cübbesi ile Resûlullâh'a geldi ve meclisine oturdu. Sonra üzerinde elbiseleri eski olan başka birisi geldi ve o zenginin yanında meclise oturdu. Zengin, elbisesini toplayarak oradan kalktı.

Resûlullâh (s.a.v.): "Şu yaptığın sırf müslüman karde­şini beğenmediğinden midir? Yoksa senin zenginliğinden ona bir şey, yahut onun fakirliğinden sana bir şey bulaşa­cağını mı zannettin?" buyurdu. Zengin, nefs-i emmârem (kötülüğü şiddetle emreden nefsim) sebebiyle yaptığım bu hatâdan dolayı Allah'tan ve Resulünden özür dilerim. Şâhid ol Yâ Resûlallâh, malımın yarısı onundur." dedi.

Fakir "Ben onu istemem." deyince Resûlullâh "Niçin?" diye sordu. Fakir: "Zenginliğin, onun kalbini bozduğu gibi benim de kalbimi bozmasından korkarım." dedi.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 30 Aralık 2010 Persembe - 24 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF

Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır.
Ravi: Ebu Davud, Et'ime 5
************************************************************************************

AHLÂKIN EN GÜZELİ; ÎSAR: KARDEŞİNİ TERCİH

AHLÂKIN EN GÜZELİ; ÎSAR: KARDEŞİNİ TERCİH
2 OCAK 2011 PAZAR - 27 MUHARREM 1432

Abdullah bin Ömer (r.anhüma) hasta olduğu bir vakit balık yemeyi pek arzulamıştı. Şehirde ne kadar aradılarsa da bulunamadı. Ancak birkaç gün sonra bulabildiler ve -pahalı olarak- bir buçuk dirheme satın aldılar.

Balık kızartılıp bir ekmek üzerinde kendisine sunuldu­ğu sırada bir dilenci gelip kapıyı çaldı. İbn-i Ömer (r.a.), hizmetçisine balığı ekmeğe dürüp ona vermesini emretti. Hizmetçi: "Allah iyiliğinizi versin, siz bunu bunca vakittir arzu ederdiniz. Nice günler aradık, bulamadık. Bulduk, kıymetinin üzerinde aldık. Şimdi onu veriyorsu­nuz. Bari kıymetini versek de balık kalsa!.." dedi.

İbn-i Ömer (r.a.): "Balığı ekmeğe dür, o fakire ver." dedi. Hizmetçi gitti, yine de dilenciye balık yerine bir dir­hem para verdi, balığı aldı getirdi.

İbn-i Ömer (r.a.): "Bu balığı götür ona ver, verdiğin parayı da geri alma. Muhakkak ben Resûlullâh Efendimiz'den (s.a.v.) işittim, buyurdular ki:

"Hangi kimse canı bir şeyi çok arzu ettiği halde arzusunu yenerek bir müslüman kardeşini kendisi­ne tercîh ederse, Allâhü Teâlâ onu elbette bağışlar."

Kaynak: Fazilet Takvimi / 30 Aralık 2010 Persembe - 24 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF

Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır.
Ravi: Ebu Davud, Et'ime 5
************************************************************************************

VEFATLARINDAN SONRA DA ANA BABAYA İYİLİK

VEFATLARINDAN SONRA DA ANA BABAYA İYİLİK
2 OCAK 2011 PAZAR - 27 MUHARREM 1432

Hayatta iken ana ve babasının rızâsını alamayanlar için ümîd kapısı kapanmış değildir. Bir adam Resûlullâh Efendimiz'e, "Yâ Resûlallâh, öldükten sonra ana baba­ma yapabileceğim bir iyilik var mıdır?" diye sordu, Resû­lullâh şöyle buyurdu: "Evet, dört haslet vardır: Onlar için duâ ve istiğfar edersin, hayatlarında iken yerine getiremedikleri ahid(söz)lerini yerine getirirsin, onla­rın dostlarına ikram eder ve onların sıla-i rahim yap­tıkları akrabalarına iyilikte bulunursun." buyurdular.

Vefatlarından sonra -mü'min iseler- kefenlemek, cena­ze namazlarını kılmak, onlara istiğfar etmek kişi üzerinde ana ve babasının haklarındandır. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v): "Her kim ana babasına hayatlarında iken ve onlar öldükten sonra iyilikte bulunursa muhakkak Allâhü Teâlâ kıyamet günü onları o kişiden razı kılar." Sordular: "Vefatlarından sonra iyilik nasıl olur?" Hz. Pey­gamber şöyle buyurdu: "Onlar için istiğfar edersin ve kim­senin ana babasına sövmezsin ki seninkilere sövülmesin."

Malından sadaka verirken ana babası için de niyet et­melidir. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) "Bir kimse bir sa­daka verirken ana babası adına da niyetlenirse -müs­lüman iseler- sadakayı verenin ecri hiç eksilmeksizin ana babasına da aynı ecir verilir." buyurdular.

Ana babanın vasiyetlerini yerine getirir. Resûlullâh Efendimiz: "Kim ana babası için hacceder yahut onların bir borcunu öderse, kıyamet günü ebrâr (anasına, baba­sına iyilik edenler) ile diriltilir." buyurdular.

Ana babasının hayatlarında iken ahbaplık ettiği kimse­lere ikram etmeli ve ihsanda bulundukları kimselere ihsa­nı kesmemejidir. Abdullah bin Ömer (r.a.) bir seferinde babası Hz. Ömer'in ahbabı olan bir a'râbî'ye rastladı ve ona "Sen fülânın oğlu fülân değil misin?" diye sordu. O "evet" deyince, ona bindiği merkebini ve başındaki sarığını verdi. Yanındaki bazıları: "Ona iki dirhem verseydiniz, yet­mez mi idi?" deyince; İbn-i Ömer (r.a.): Muhakkak Resû­lullâh Efendimiz (s.a.v): "Babanın dostlarını gözet ve on­lardan (ihsanını) kesme; Yoksa Allâhü Teâlâ (îmânının) nurunu söndürür." buyurdular.

Kaynak: Fazilet Takvimi / 29 Aralık 2010 Carsamba - 23 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF

Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.
Ravi: Ebu Davud, Edeb 19, (4833); Tirmizi, Zühd 45, (2379)
************************************************************************************

KANAAT ETMEK

KANAAT ETMEK
2 OCAK 2011 PAZAR - 27 MUHARREM 1432

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular: "Başınız oynadığı (hayatta olduğunuz) müddetçe Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira biriniz, kızıl ve çıplak olduğunuz halde doğarsınız da sonra Allâhü Teâlâ sizi giydirir ve rızıklandırır."

"Kuvvetli mü'min, zayıf mü'minden daha hayırlı ve Allâhü Teâlâ'ya daha sevimlidir. Şana menfaati olan her işe harîs ol ve Allah'a sığın; acziyet gösterme. Eğer iş seni aşarsa "Allah'ın takdiri oldu ve Allah dilediğini işledi." de. Fakat "keşke" deme. Zira keşke, şeytan amelini açar." buyuruldu.

Nasihat isteyen bir kimseye Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Sana insanların elinde olandan ümidini kesmeni tavsiye ederim. Tama'dan (aç gözlülükten) çok sakın. Zira o hazır bir fakirliktir."

Hz. Ömer (r.a.) buyurdu: "İyi biliniz ki tama' (aç göz­lülük) fakirliktir. Ye's (başkalarının elindekınden ümidini kesmek) ise zenginliktir. Bir kimse bir şeyden ümidini kestiğinde artık ona muhtaç olmaz."

Hz. Hasan (r.a.) buyurdular: "Dünyalık elde etmekte hırslı olan kimse ile kanâat eden zahidin; ikisinin de ye­diği birdir, her ikisi de kendileri için takdir olunandan ne noksan ne de ziyâdesini yer.

Rızkı aramakta çok aceleci olmayınız. Zira, kimse kendisi için takdir olunan rızkının sonuna ulaşmadan ölmez. Siz onu güzelce talep ediniz; helâl olanını alınız, haram olanını terk ediniz."

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: "Eğer siz Allahü Teala ya hakkı ile tevekkül etmiş olsaydınız, kuşların rızıklandığı gibi rızıklandırılırdınız (ki o kuşlar;) kursakları boş olarak sabahlar, tamamen doymuş olarak akşamlar."

Kaynak: Fazilet Takvimi / 28 Aralık 2010 Sali - 22 Muharrem 1432

************************************************************************************
BİR HADİS-İ ŞERİF

Allah'ü Teala'yı zikir, kalblerin şifasıdır.
Ravi: Müsnedü'l - Firdevs
************************************************************************************

1 Ocak 2011 Cumartesi

BİR BEYİT - 1 OCAK 2011

BİR BEYİT
1 OCAK 2011
- 26 MUHARREM 1432


Dünyâ talebiyle kimisi halkın emekde,
Kimi oturup zevk ile dünyâyı yemekde.
(Ruhî)


Halkın kimisi dünyâyı elde etmek için emek çekerken, kimisi oturup zevkle dünyâyı yemektedir.