10 Ocak 2010 Pazar

DÎNİN DİREĞİ NAMAZ

DÎNİN DİREĞİ NAMAZ
10 OCAK 2010 PAZAR


Kur'ân-ı Kerîm'de "Namazı kılarlar veya kıldılar" ifâdelerinden çok, ikâme ederler; "Namazı dosdoğru kılarlar" ifâdesinin kullanılması şâyân-ı dikkattir. Elbette, namazı kılarlar demekten, namazı dosdoğru kılarlar de­mek daha fazla mânâ ifâde eder. İkâme etmek, kaldırıp dikmek veya düzeltip doğrultmak veya ehemmiyet göstererek yerine getirmek mânâsındadır. Yani, en azından doğru dürüst, tâdîl-i erkâna riâyet ederek, huşu ile güzelce kılmak ve hatta kıldırmak mânâlarına gelir.

Öncelikle bu dikmek ve doğrultmak mânâlarını dü­şünelim: Bu bize "Namaz, dînin direğidir." hadîs-i şerîfini hatırlatır. Bu hadîs-i şerîfte din, yüksek bir binaya benzetiliyor; Namaz, o binanın direği olarak gösteriliyor ki îmân da bu binanın temelidir. Bu âyette de namaz cemâatle kaldırılabilecek büyük bir direğe benzetiliyor ve onun güzelce dikilmesi veya doğrultulması suretiyle o yüksek din binasının inşâ edilerek korunmasının lüzu­muna işaret ediliyor. Ayrıca bu binayı meydana getiren esaslar ve onu güzelleştiren unsurların da bulunduğuna işaret ediliyor. Şu halde "Namazı kılarlar" demekle "Na­mazı dosdoğru kılarlar" demek arasındaki fark açıktır.

Hakîkaten din, gayet büyük ve kudsî bir binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar, yâni malzemeleri, şekli, planı ise Allâhü Teâlâ'ya aittir. Bunun Hz. Allah'ın koyduğu esaslara uygun olarak inşâsı, kurulup mey­dana getirilmesi ve içinde saadetle yaşanması da in­sanlara aittir. Bu binanın temeli kalplerin derinliklerinde atılacak ve ağızlardan taşacak, direği ferdî namazlarla hazırlanacak ve düzeltilecek, cemâatle meydana dikile­cek, sonra üzerine diğer kısımları inşâ edilecektir.

Bu bina ve direk benzetmesi bize İslâm'ın içtimaî (sosyal) vaziyetini ve bu vaziyette namazın ehemmiyetli mevkiini anlatıyor. Hakîkaten namazı cemâatle kılmak İslâm'ın içtimaî hayatının direğidir ve namazı cemâatle kılmak ve kıldırmak o direği dikmektir.

9 Ocak 2010 Cumartesi

BELÂLAR GÜNAHLARA KEFFÂRETTİR

BELÂLAR GÜNAHLARA KEFFÂRETTİR
09 OCAK 2010 CUMARTESİ


Bir Mü'minin dünyâda musîbet ve belâya uğraması bir kötülüğün uzaklaştırılması için veya günahlarının keffâreti veya derecesinin yükseltilmesi içindir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allâhü Teâlâ buyurur ki: Herhangi bir kulumu gözlerinden mah­rum bırakmak suretiyle imtihana tâbi tuttuğumda, sabre­derse, gözlerine karşılık ona cenneti veririm."

Şu hadîs-i şerîfler hastalıkların kulun günahlarına kef-fâret olduğunu ifâde etmektedir: "Müslümana fenalık, has­talık, keder, hüzün, ezâ, iç sıkıntısı arız olsa, hattâ vücû­duna bir diken batsa, şüphesiz Allâhü Teâlâ musîbetlerden birisi sebebiyle o müslümanın suçlarını ve günahlarını örter, bastırır." "Kendisine hastalık isabet eden hiçbir Müs­lüman yoktur ki, Allâhü Teâlâ onun hatalarını ve günah­larını, ağacın yaprakları döküldüğü gibi dökmesin."

İbn-i Abbâs (r.a.), Atâ bin Ebî Rebâh'a; "Sana cennet ehlinden bir kadını göstereyim mi?" dedi. Atâ (rh.); "Evet göster" dedi. İbn-i Abbâs "Şu siyah kadın yok mu? İşte bu kadın bir kere Resûlullâh'a gelip 'Yâ Resûlallâh, sara has­talığım tutuyor ve üstüm başım açılıyor. Allah'a benim için dua buyurun' dedi. Resûlullâh (s.a.v.) 'Ey kadın! İstersen hastalığına sabret. Bunun karşılığında sana cennet vardır. İstersen afiyet vermesi için Allah'a duâ ederim' buyurdu. Kadın; 'Hastalığıma sabredeceğim. Ancak sara tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için duâ buyurunuz' diye rica etti. Resûlullâh (s.a.v.) de duâ etti.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sıhhatli insanların has­talığa mâruz kalanlara yardım etmesi îcâb ettiğini bildir­miş ve âmâlara; görmeyenlere yol göstermenin, sağır ve dilsizlere meramlarını ifâdede yardımcı olmanın sadaka olduğunu haber vermiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) herhangi bir belâ ve musîbetin şiddetinden dolayı ölümü istemeyi yasaklamış ve şöy­le buyurmuştur: "Sizden biriniz kendisine (hastalık gibi) bir zarar isabet ettiğinden dolayı sakın ölümü temennî etmesin! Eğer muhakkak temennî etmek zorunda kalırsa şöyle söy­lesin: Allah'ım, yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, ölmek hayırlı olduğu zaman da beni öldür."

SIFIR ÜZERİNE KURULMUŞ BİR MEDENİYET

SIFIR ÜZERİNE KURULMUŞ BİR MEDENİYET
09 OCAK 2009 CUMARTESİ


İslâm matematik bilgisinin batıya yayılmasından önce Avrupa kültürü bir rakam sisteminden bile mahrumdu. Eski Yunan-Lâtin kültürünün rakamsız olduğundan sa­yılar rakamla değil harfle anlatılmıştır. "Roma rakam­larında her sayı bir harfle ifâde edilir. Meselâ bir 1" harfi "bir" adedini, "V" harfi "beş" adedini, "X" harfi "on" ade­dini ve "C" harfi de "yüz" adedini gösterir! Fakat bu sis­temde en zarurî rakam olan "sıfır" yoktur. Sıfırsız Roma rakamları ile de matematik ilimler kurulamayacağı ta­biîdir. Profesör Risler'in 1955'de yayınlanan eserinde İslâm îcâdı olan sıfırın keşfi şöyle îzâh edilir:

"Herhalde hiç tereddüde kapılmadan denilebilir ki 'sıfır'ın îcâdı insanoğlunun en büyük keşiflerinden biridir".

Rakam sisteminin en zarurî esâsı olan sıfırın bir İs­lâm îcâdı olduğu da şöyle anlatılır:

"Mîlâdın 976 târihinde Mehmed bin Ahmed'in Mefâtîhu'l-Ulûm adındaki eserinde eğer onlar hanesinde (basamağında) hiçbir sayı mevcut değilse sırayı mu­hafaza için küçük bir dâire yâni sıfır konulması, yazılı idi. İşte bu dâire, Arapçanın (boş) mânâsına gelen (sıfır) kelimesinden Lâtince'ye geçen (Zero)nun menşeidir. Eski Yunanlılar da, Romalılar da sağlam bir rakam sistemi keşfedememişlerdir. Eski insanfar hep parmakları ile sayı saydıkları için, batı âleminde hesap ilmi Mehmed bin Ahmed'in sıfırı keşfinden ikiyüz elli yıl sonra sıfır kullanılıncaya kadar inkişâf edememiştir."

8 Ocak 2010 Cuma

DUA EDEN BUNU BİLMELİ

DUA EDEN BUNU BİLMELİ
08 OCAK 2010 CUMA


Dua sadece dil ile yapılmamalı. Salih amel islemeli ki gecerliligi olsun. Vehb bin Münebbih der ki:

"Amel islemeden dua eden kimsenin durumu, elinde yayı olmadan ok atan kimsenin durumuna benzer. Salih amel duayı Allah Teâlâ'nın katında ulastırır." Ve su ayeti okudu:

"O'na ancak güzel sözler yükselir. Onları da Allah'a salih amel ulastırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar icin cetin bir azap vardır ve onların tuzagı bozulur." (Fâtır Sûresi, 10. âyet)

Ömer bin Hattab (r.a.) söyle der: "Allah Teâlâ'nın haram kıldıgı seylerden sakınması ile yüce Allah kulun dua ve tesbihlerini kabul eder."

Süfyân-ı Sevrî'ye derler ki: "Allah'a dua etmen gerekmez mi ?" O da söyle karsılık verir: "Günahları terketmek duanın ta kendisidir."

BİR ÖĞÜT

BİR ÖĞÜT
08 Ocak 2010 CUMA


"İyi insan, akilli, makul, bey, pasa o kimsedir ki su gecici dünya hayatinda Allah yolunu takip eder. Allah yolunu takip eden kimsenin agaligi, beyligi, pasaligi, vezirligi öbür âlemde de devam eder."
(Abdülhakim el-Hüseynî k.s.)

7 Ocak 2010 Perşembe

EN İYİ VE EN KÖTÜ

EN İYİ VE EN KÖTÜ
07 OCAK 2010 PERSEMBE


Birgün Hz. Lokman'dan, bir koyun kesip en iyi yerinden iki parca et getirmesi istendi. Lokman aleyhisslâm da, kestigi hayvanin dilini ve yüregini getirdi.

Bir kac gün sonra da, bu defa hayvanin en kötü yerinden iki parca et getirmesi istendi; o, yine dilini ve yüregini getirdi. Sebebi sorulunca Lokman (a.s.) söyle dedi: "Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; (bu ikisi) kötü olursa, bunlardan daha kötüsü olmaz."

HARAMLARDAN UZAK DURMAK

HARAMLARDAN UZAK DURMAK
07 OCAK 2010 PERSEMBE


Haramlardan sakınmak nâfile ibadetlerle meşgul olmaktan daha önemlidir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki :

"Size neyi yasakladıysam onlardan uzak durunuz ve size neyi emrettiysem ondan gücünüz yettiği kadarini yapiniz."

Ahmed bin Hanbel şöyle der :
"Bu ifadeden, haramdan, uzak kalmanın, nâfile ibadetten daha önemli olduğu ortaya çıkar. Çünkü yasaklanan şeyin herhangi bir kısmının bile işlenmesine ruhsat verilmezken nâfile ibadetin yerine getirilmesi insanin gücü ile sınırlandırılmıştır."

Bir âlimde şöyle der :
"İyi amelleri hem iyiler hem de kötüler işler. Ancak günahlardan sadece sıddıklar uzak dururlar."
Resullulah (s.a.v.) şöyle buyurdu :
"Haramlardan sakınarak, insanların en âbidi ol."

Hasan-ı Basrî ise (rah.) şöyle demiştir :
"Âbidler, Allah Teâlâ'nın yasaklarını terketmekten daha faziletli bir ibadet yapmamışlardır."

İMAN EDEN ÇOBAN

İMAN EDEN ÇOBAN
07 OCAK 2010 PERSEMBE

Hicrette, Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile bir çobanın yanına vardılar. Çoban, "Yanımda süt verecek şu keçiden başkası yok. Fakat o da hamile oldu ve sütü çekildi" dedi.

Resûl-i Ekrem, elleriyle keçinin memesini sıgadı ve dua etti. Anında sütle doldu. Sagılan sütü hepsi kana kana içti. Çoban şaşkın, "Sen kimsin ?" diye sordu. Resûlullah Efendimiz, "Kim oldugumu söylerim, ama gördügünü, duydugunu gizli tutmak şartıyla" dedi. Çoban, "Olur gizli tutarım." dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), "Ben Allah'ın Resûlü Muhammed'im" buyurdu.

Bunun üzerine çoban, "Ben, şehadet ederim ki sen bir peygambersin. Getirdigin de haktır" dedi ve islâmiyet'le şereflendi ve kendileriyle beraber gelmek istedi. Fakat Peygamber Efendimiz, "Buna bugün gücün yetmez. Benim muvaffak oldugumu haber aldıgın zaman bize gel, katıl" buyurdu.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Hz. EBÛ BEKIR (r.a.)

Hz. EBÛ BEKIR (r.a.)
06 OCAK 2010 CARSAMBA


Asil ismi Abdullah'tir. Soyu, Peygamberimiz'in (s.a.v.) altinci göbek dedesi Mürre bin Kâ'b ile birlesir.

Peygamberimiz (s.a.v.) söyle buyurdu: "Ebû Bekir'in mali kadar hicbir malin bize faydasi dokunmamistir." (Buhârî)

"Ümmetimden cennete girecek ilk insan hic süphe yok ki Ebu Bekir'dir." (Müslim)

"Ebû Bekir'in arkadasligi kadar bana güven veren bir arkadaslik ve onun mali kadar bana güvenli olan bir mal olmamistir. Eger Rabbim'in disinda kendime bir dost bulmak isteseydim, bu dost, Ebû Bekir olurdu. Ne var ki din kardesligi de yeterli bir dostluktur." (Buhârî)

Hz. Ebû Bekir (r.a.) erkekler arasinda ilk müslüman olan, malinin tamamini Allah yolunda harcayan insandir.

EHL-İ SÜNNETİN AMELDEKİ DÖRT MEZHEBİ

EHL-İ SÜNNETİN AMELDEKİ DÖRT MEZHEBİ
06 OCAK 2010 CARSAMBA

İslâm'da ibâdetlere, muamelelere, cezalara dâir dînî hükümleri bildiren ilme, "Fıkıh ilmi" adı verilmiştir. Dînî hükümleri delillerinden anlayıp çıkarmağa muktedir olan İslâm âlimlerine de "Fakîh" denir. Müctehidler ise fakîhlerin en yüksek tabakasını teşkil ederler. Dünyânın her tarafındaki müslümanlar, İslâm'ın ilk asırlarından beri dînî hükümlerde dört müctehidden birine uymuşlardır ki bun­lar; İmâm-ı A'zam, İmâm Mâlik, İmâm Şâfi'î ve İmâm Ahmed bin Hanbel (r.aleyhim) hazretleridir. Bu mezheblerin mensûblarına da Hanefî, Mâlikî, Şâfi'î ve Hanbelî denilir.

Dinî hükümleri ta'yin ve beyân etmek salâhiyeti, bu kudretli âlimlere aittir. Hafızalarında binlerce hadîs-i şerif, binlerce ilmî mes'ele bulunan nice büyük âlimler, dînî hükümleri ta'yinde sözü bu imamlara bırakmış, bu pek ince ve müşkül vazîfe için kendilerinde salâhiyet görmemişler bu dört imâmdan birine uymayı kendisi için bir şeref bilmişlerdir

Biz müslümanlar, hâdiselerin hükümlerini o büyük müctehidlerden öğrenmek mecburiyetindeyiz. İçtihada ehil olmayan kimselerin dînî meseleler hakkında kendi anlayışlarına göre cevap vermeleri Allah katında pek büyük mes'ûliyete sebep olacaktır. Böyle bir kimse, vereceği cevap doğru olsa bile, bilmeksizin cevap vermiş olacağından, yine mes'ûliyetten kurtulamaz. Nitekim bir hadîsi şerîf: "Sizin ateşe atılmağa en cüretkârınız, fetvaya, yâni; dînî meselelere dâir cevap vermeğe en ziyâde cür'et göstereninizdir." meâlindedir. İnsan bunun ma'nevî mes'ûliyetini düşünerek titremelidir.

Bu dört mezhepten başkasına uyulmaması hakkında müslümanların icmâı; ittifakı hâsıl olmuştur. Çünkü bu dört mezhebi kuran dört müctehidden her biri, asr-ı saadete yakın bir zamanda yetişmiştir. Herbiri fevkalâde bir zekâ, büyük bir ilim, güzel ameller ile vasıflanmışlar ve eserleri zamanımıza kadar ulaşmıştır. Asırlardan beri bütün müslümanlar itimâd ve itibâr etmişlerdir. Artık bu sayede, tam salâhiyet sahibi olmayanların içtihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır. Allah hepsinden razı olsun.

5 Ocak 2010 Salı

O'NUN (c.c) GÜZEL İSİMLERİNDEN: ALLAH (c.c)

O'NUN (c.c) GÜZEL İSİMLERİNDEN: ALLAH (c.c)
05 OCAK 2010 SALI


Bu ism-i şerif, Cenab-ı Hakk’ın has ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve ilâhî sıfatları içine alır. Diğer isimlerse, yalnız kendi manalarına delâlet ederler. Bu bakımdan Allah isminin yerini hiçbir isim tutamaz. Allah ismi bütün isimlerini kapsar.

Bu isim, Allah’tan başkasına ne hakikaten ne de mecazen de olsa verilemez. Yüce Allah'in isimleri insana isim olarak konulacak ise, "kul" manasina gelen "abd" kelimesinin ilave edilmesi gerekir. Abdülkadir, Abdülcelil gibi.

BÜYÜK ÂLİM FÂTIMA HANIM

BÜYÜK ÂLİM FÂTIMA HANIM
05 OCAK 2010 SALI

Büyük âlim Fâtıma Fakîhe mûteber Hanefî fıkıh kitap­larından "Tuhfetü'l-Fukahâ"yı yazan meşhur Alâeddin Semerkandî'nin fazîleti ve ilmiyle bilinen kızıdır. "Tuhfetu'l-Fukahâ"yı, "Bedâyiu's-Sanâyi' fî Tertîbi'ş-Şerâyi" ismi ile şerh eden Mevlâna Alâeddîn Kâsânî ile evlenmiştir. Alâeddîn hakkında "Tuhfe'sini şerhetti, kızıyla evlendi." denilmiştir. Baba, kız ve kocası Kâsân'da üçü bir evde otururlar ve halka fetva verirlerdi. Alâeddîn Kâsânî şüphe ettiklerini hanımına söyler, o da meseleyi hallederdi. Sonradan Haleb'e yerleştiler ve orada vefat ettiler. Ka­birleri Haleb'de Kubûru's-Sâlihîn kabristanındadır.

Mevlâna Kâsânî bir aralık hanımı Fâtıma'nın arzu ve teşvîkiyle Haleb'den memleketine dönmeğe karar vermişti. Zamanın hükümdarı Kutbeddîn Şehîd bunu haber alınca huzuruna davet ederek Haleb'de kalmaları ricasında bulundu. Mevlâna Kâsânî bu kararı hanımının arzusuyla verdiğini, hanımı da hocasının kızı olduğu için onu kıramayacağını söyleyince hükümdar, Fâtıma'ya bir kadın ile mektup gönderip; Haleb'de kalmaları arzusunu bildirdi. Fâtıma, Sultan'ın arzusuna uymuş ve ölünceye kadar Haleb'de kalmıştır.

Fâtıma Hanım bir Ramazan-ı şerîfte kolundaki bilezi­ği çıkarıp sattırmış, parasıyla her gece âlimlere tatlılı iftar yemeği tertip etmişti. Ondan sonra bu Haleb'de, âdet hâline gelerek devam edegelmiştir.

Fâtıma Fakîhe, aynı zamanda hüsn-i hat (güzel yazı) ile de bilinir. Müstakîmzâde, Tezkiretü'l-Hattâtîn'inde ondan şöyle bahseder: "Fâtıma, fetva verir; fetvayı ken­di yazar ve imza ederdi. Kocasıyla babası da fetvanın altını şâhid sıfatıyla imzalarlar, böylece bir fetva üç imza ile verilmiş olurdu."

SAKLI HAZİNE: SEVGİ

SAKLI HAZİNE: SEVGİ
05 OCAK 2010 SALI

İkram ve hediye deyince hemen aklımıza para ve mal gelmesin. Bunların dışında bir insanı mutlu edecek nice şeyler vardır. İnsanın gönlünde saklı öyle hazineler var ki verdikçe çoğalır, sakladıkca kalbi sıkar.Bu hazinelerin başında sevgi gelir.

İşte bir dostun arkadaşına, bir kocanın hanımına, malın dışında verebileceği ikram ve hediyelerden bazıları:

Gönlü rahatlatacak bir tebessüm, kalbe kuvvet verecek bir tatlı söz, morali düzeltecek bir takdir.
Neşeyi yerine getirecek bir şaka, kızgınlığı söndürecek bir hoşgörü, iç sıkıntısını giderecek bir teselli.

Hoşa gidecek bir güzel davranış, Allah'ın rahmetini çekecek bir hayır dua, günahları dökecek bir gözyaşı ve istigfar.

Incitmeden verilecek bir gül, sevdiğine verecek bir gül bulamazsan, Allah icin bir kez olsun sen gül...

FIKRA : ABDESTLİ AYAK

FIKRA : ABDESTLİ AYAK
05 OCAK 2010 SALI

Hoca, abdest alırken suyu bitmiş. Bunun için tek ayağını yıkayamamış.
Bu nedenle Namaz esnasında tek ayağı üzerinde duruyormuş.

Bunu gören arkadaşi: - "Hoca, neden tek ayak üzerinde duruyorsun ?" diye sormuş.

Hoca şöyle cevap vermiş: - "Bu ayak abdestli değildir de ondan."

4 Ocak 2010 Pazartesi

MEKKE'NİN FETHİ VE HANIMLARIN BİATI

MEKKE'NİN FETHİ VE HANIMLARIN BİATI
04 OCAK 2010 PAZARTESI

Mekke'nin fethinden sonra halkın hepsi gelip birer birer Peygamber Efendimiz'e İslâm üzere bîat etmeğe başladı. Önce erkekler İslâm üzerine bîat ettiler. Resûl-i Ekrem de Allah'a ve Resulüne itaat etmek üzere onların bîatını kabul eyledi. Erkeklerin bîatı tamâm olunca sıra kadınlara geldi. Mekke içinde şanlı ve itibarlı hatunlar diğer kadınların önlerine düşüp Peygamber Efendimiz'in huzuruna geldiler. Ebû Süfyân'ın hanımı Hind de gelmiş idi. Resûl-i Ekrem onlara Allah'a şirk koşmamak, hırsız­lık ve zinadan geri durmak, evlâdlarını öldürmemek, kimseye iftira etmemek ve Allâhü Teâlâ'nın emrine isyan etmemek üzere bîat etmelerini teklîf etti.

Sıra hırsızlık bahsine gelince Hind "Vallahi, eğer hır­sızlık etseydim Ebû Süfyân'ın malından nice şeyler çalardım" dedi. Ebû Süfyân orada idi. "Geçmiş var ise sana helâl olsun. Geleceğe bakalım" dedi. Fahr-i Alem hazretleri o vakit Hind'i tanıdı ye "Hind misin?" diye sor­du. O da "Ben Hind'im, geçmişi affet" diye cevâb verdi. Resûlullâh da affetti.

Sonra Resûl-i Ekrem bîate devam buyurarak zina etmemek şartını teklîf edince Hind, "Hür olan kadın hiç zina eder mi?" dedi.

Sonra Resûl-i Ekrem hâtûnların iftiradan sakınmala­rını teklîf edince, Hind "Vallahi, iftira çirkin şeydir. Sen bize güzel ahlâk ile emrediyorsun." dedi. Nihayet Allah'a ve Resulüne isyan etmemek teklîfine gelince de Hind "Biz buraya sonra isyan etmek niyetiyle gelmedik." dedi.

Hind, evvelce kanının heder edilmesi emredilmişken böylece affa mazhar oldu ve hâlis kalb ile îmâna geldi. Hattâ evine varıp ne kadar put var ise, 'Bu kadar vakit size aldanmışız,' diyerek birer birer kırıp parçaladı. Resûlullâh'a iki oğlak hediye etti ve koyunlarının çok az doğurmalarından şikâyette bulundu. Peygamber Efen­dimiz de ona koyunlarının bereketlenmesi için duâ etti. Bu duanın bereketiyle koyunları çoğaldı. Bu sebebden Hind dâima ihtiyâç sahiplerine koyun hibe eder ve "İşte bu Resûlullâh'ın bereketiyledir. Bizi İslâm'a hidâyet eden Allah'a hamd ve senalar olsun" derdi.
(el-Kâmil)

3 Ocak 2010 Pazar

î'TİKAD: MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V.)

î'TİKAD: MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V.)
03 OCAK 2010 PAZAR


Her müslümanin söyle inanmasi farz-i ayindir; MUHAMMED MUSTAFA (s.a.v) bütün peygamberlerin sonuncusudur. Adem (a.s.) ile onun arasinda cok peygamberler gelmistir. Hepsinin sayisini Allahü Teala bilir, bazilarinin isimleri Kur'ân-i Kerîm'de bildirilmistir.

Hazret-i MUHAMMED MUSTAFA (s.a.v.) peygamberlerin hepsinden ve bütün yaratilanlardan üstündür. Sevâbi ve derecesi hepsinden yüksektir. Allâhü Teâlâ'nin habîbi(sevgilisi)dir. Bütün yaratilanlardan yüksek olmak MUHAMMED Aleyhisselam'a mahsustur.

Muhammed Aleyhisselam'in üstünlükleri coktur. Allâhü Teâlâ onun nûrunu ve rûhunu bütün yaratilmislardan önce yaratmistir. Bir hadîs-i serîfte: "Adem ruh ile cesed arasinda iken ben peygamber idim." buyuruldu. Onun peygamberligi diger peygamberlerin peygamberliklerinin aslidir. Bununla beraber bütün peygamberlerden sonra dünyâya gelmis ve peygamberlik onunla bitmistir. Demek ki, dünyaya peygamber olarak gelmis ve kirk yasinda peygamber oldugu bildirilmistir. Böyle inanmak lâzimdir. Yoksa 'Kirk yasinda paygamber oldu.'demek yanlistir.

Muhammed Aleyhisselam'in ümmeti bütün ümmetlerden hayirlidir. Cennet'e diger ümmetlerden önce gireceklerdir.

Peygamberler ancak insanlara gönderilmistir. Ancak Muhammed Aleyhisselam bütün insanlara ve cinlere gönderilmistir. Insanlarin vecinlerin peygamberi olmak bizim peygamberimize mahsustur. Hz. Süleyman'in (a.s.) cinlere hükmetmesi saltanat sebebiyle olup cinlere peygamber olmak yoluyla degildir. Nûh'un (a.s.) tûfanda gemideki hayvanlara hükmetmesi onlari zaptetmek sebebiyledir; nübüvvet cihetiyle degildir. Ama bizim peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam insanlara, cinlere ve bütün mahlûkata ve paygamberlere dahi peygamber olmustur. Kâinâtin peygamberi ve efendisidir. Dîni kiyâmete kadar, mahserde dahi bâki ve dâimdir. (Sallallâhü aleyhi ve sellem)

KACILMAYAN HAKIKAT

KACILMAYAN HAKIKAT
03 OCAK 2010 PAZAR


Allah dostlari, bu ümmete yaptiklari nasihatlerle onlarin yolunu aydinlatmişlardir. Onlardan birini, Âsim el-Ahvel şöyle anlatiyor: "Fudayl Rakkaşî'ye bir takim sorular sormuştum, bana şunlari söyledi:

Ey dostum! Etrafindaki insanlarin coklugu ile aldanip kendini unutma! Cünkü ölüm bizzat sana gelecektir, senin yerine kimse ölmeyecektir. Ölüm geldiginde 'şuraya gideyim, buraya gideyim' de diyemezsin. Ölümle bir anda günlerin bitiverir, elinde hicbir şey kalmaz. Gercekten ölüm senin icin takdir edilmiştir. Dünyada gecmiş günahlarini silip yok edecek bir iyilikten daha güzel bir şey görme! Peşine düşülecek ve elde etmek icin caba sarfedilecek en güzel iş budur."

BIR ÖĞÜT

BIR ÖĞÜT
03 OCAK 2010 PAZAR


Ahireti kaybetmekten korkmalıyız. İnsanlar hastanelere acılardan, belalardan kurtulmak için varını yoğunu veriyor. Asıl, ahiret için varımızı yoğumuzu vermeliyiz. Hürmetle Kur’an dinleyen bir insana, cehennemlik dahi olsa, Kur’an şefaat edecek.
(Gönenli Mehmed Efendi)

1 Ocak 2010 Cuma

PEYGAMBER EFENDIMIZIN (S.A.V) MEKKE SEVGISI

PEYGAMBER EFENDIMIZ (S.A.V)'IN MEKKE SEVGISI
01 OCAK 2010 CUMA

Peygamber Efendimiz (s.a.v) doğup büyüdüğü mübarek şehir Mekke'den ayrılıyordu. Ayrılırken devesini durdurdu. Mekke'ye baktı ve ona olan sevgisini şöyle dile getirdi: "Vallahi, sen Allah'ın yarttığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevimli olanısın. Bana, senden daha sevgili daha güzel yurt yoktur. Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yuva tutmazdım."

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Resûlullah'ı (s.a.v) şöyle teselli etti : "Kur'an'ı okumayı, tebliğ etmeyi ve ve ona uymayı sana farz kılan Allah, muhakkak ki seni tekrar Mekke'ye döndürecek, ahirette de övülmüş bir makam olan en büyük şefaat makamına kavuşturacaktır". (Müslim)

Ve artık Mekke feth edildi. Allah (c.c), Resûlullah'a (s.a.v) verdiği vaadi gerçekleştirmişti. Vaktiyle kendisine düşman olan insanlar şimdi iman etmişler, sahabe olma şerefine ulaşmışlardı.

Mekke ve Kâbe putlardan temizlendi. Daha önemlisi de insanların içindeki putlar devrildi. Mekkeliler iman etme şerefine nail olarak ebedî cennet yurdunu elde ettiler.

HAMD ŞÜKRÜN BAŞIDIR

HAMD ŞÜKRÜN BAŞIDIR
01 OCAK 2010 CUMA

Hamd, samimi olarak ta'zim ve senâ (yüceltme ve medih) için söylenen söz demektir. Elhamdülillah; "Ta'zim ve senaya dair her türlü güzel söz, ezelden ebede Allahü Teala'ya mahsustur, ona layıktır." demektir. Ezelden ebede bütün hamdlere; Arş-ı A'la meleklerinin, Kürsi'nin, göklerin, yerin tabaklarının ve sakinlerinin hamdleri dahildir.Yine Adem aleyhisselamdan Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e kadar geçen enbiyanın, evliyanın ve bütün diğer yaratılmışların hamdleride dahildir.

Şimdi bu mana düşünülerek "Elhamdülillah" denilirse Allahü Teala'ya nihayetsiz Hamd edilmiş olur. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Allahü Teala kuluna nimet verdiğinde o kul "Elhamdülillah" derse Allahü Teala'da şöyle buyurur : "Şu kuluma bakınız, ben ona kıymeti olmayan (geçici) bir ni'met verdim de bana ahirette mükafatını ebediyen alacağı (hamd) ile mukabele etti."

Allâhü Teâlâ'nın nimetlerinin öncesi de sonrası da hamd üzere kılınmıştır. Öyle ise daima; kendisine erişen maddi ve ma'nevi nimette yahut defedilen belalarda hemen bu nimetler için Allâh'a hamd ederek karşılık vermeye gayret etmelidir. Zira nimete hamd etmek, cesette ruh gibidir. Böyle olunca, o nimeti canlı tutmak lazımdır. Cenabı Hakk'ın nimetlerine şükrünü eda etmekte ve Allahü Teala'yı tazimde sözlerin en üstünü "Elhamdülillah"tır.

Resûlullah (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Hamd şükrün başıdır, Allah'a hamdetmeyen şükretmemiş olur."

"Muhakkak Allahü Teala, kulunun bir şey yiyipte ona karşı kendisine hamdetmesinden veya bir şey içipte ona karşılık kendisine hamdetmesinden razı olur."

Akıl sahibi her Müslüman'ın, üzerindeki sonsuz ilahi nimetleri düşünerek nimetlerin artmasına vesile olan hamd ile Cenab-ı Hakk'ın uluhiyet hakkını, gücü yettiğince eda etmeğe çalışması vâcibdir.