NAKŞİBENDİ YOLU
10 SUBAT 2010 CARSAMBA
Nakşibendi yolu, 791 (1389) yılında vefat eden Hâce Muhammed Bahâeddin Nakşibend hazretlerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir.
Bu terbiye yolu Şah-ı Nakşibend ile başlamış değildir. Bu yolun usul ve adabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir'e (r.a), ondan Hz. Resulullah'a (s.a.v) ulaşmaktadır. Terbiyenin başında Peygamber Efendimiz (s.a.v) bulunmaktadır. Bu yolun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşid-i kamillerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır.
Hz. Ebu Bekir 'den (r.a) sonra bu yola "Sıddıkıyye", Bâyezid-i Bistâmî'den sonra "Tayfûriyye", Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvâni'den sonra "Hacegâniyye" ismi verildi. Şah-ı Nakşibend'den sonra ise "Nakşibendiyye" ismi verildi. Günümüzde de bu isimle anılmaktadır.
10 Şubat 2010 Çarşamba
BİR KİMSEYİ ALLAH İÇİN SEVMEK
BİR KİMSEYİ ALLAH İÇİN SEVMEK
10 SUBAT 2010 CARSAMBA
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: Allah için sevdiği din kardeşini ziyarete giden kimseye Allah bir melek gönderir. Melek:
- Nereye gidiyorsun? diye sorar. Adam:
- Falan kardeşimi ziyarete gidiyorum, der.
- Onda bir ihtiyacın mı var? diye sorar. Adam:
- Hayır, der. Melek:
- O zâtla aranızda akrabalık mı var? der. Adam:
- Hayır, der. Melek:
- Yoksa onun sana yaptığı bir iyilik mi var? der. Adam:
- Hayır, diye cevap verir. Melek:
- Peki, neden ziyaretine gidiyorsun? diye sorar. Adam:
- Kendisini Allah için sevdiğimden gidiyorum, der.
Melek:
- Onu Allah için sevdiğinden dolayı Allâhü Teâlâ da seni sevdiğini ve sana cenneti (vermeyi kendisine) vâcib kıldığını bildirmem için beni gönderdi, der.
10 SUBAT 2010 CARSAMBA
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: Allah için sevdiği din kardeşini ziyarete giden kimseye Allah bir melek gönderir. Melek:
- Nereye gidiyorsun? diye sorar. Adam:
- Falan kardeşimi ziyarete gidiyorum, der.
- Onda bir ihtiyacın mı var? diye sorar. Adam:
- Hayır, der. Melek:
- O zâtla aranızda akrabalık mı var? der. Adam:
- Hayır, der. Melek:
- Yoksa onun sana yaptığı bir iyilik mi var? der. Adam:
- Hayır, diye cevap verir. Melek:
- Peki, neden ziyaretine gidiyorsun? diye sorar. Adam:
- Kendisini Allah için sevdiğimden gidiyorum, der.
Melek:
- Onu Allah için sevdiğinden dolayı Allâhü Teâlâ da seni sevdiğini ve sana cenneti (vermeyi kendisine) vâcib kıldığını bildirmem için beni gönderdi, der.
Etiketler:
Allah (c.c),
Cennet,
Melek,
Nasihat,
Resulullah (s.a.v),
Sevmek
9 Şubat 2010 Salı
HOCA NASREDDİN (R.H.)
HOCA NASREDDİN (R.H.)
09 SUBAT 2010 SALI
Nasreddin Hoca Akşehir sakinlerinden olup latîfeleriyle hakkı ifâde eden bir zât idi. Timur ile görüşenlerdendir.
Hac seferinde Hicaz'da Hâce Bahâuddin Nakşıbend'in (k.s.) bizzat kendilerinden tarîkat-i aliyye usûlünü almıştır.
Oğlu Celâleddinin oğlu Hızır Bey İstanbul'un fethinde beldenin ilk kadısı olmuştur.
Nasreddin Hoca (r.h.) H. 774 (M. 1372/73) tarihinde kadir gecesinde memleketi Akşehir'de vefat etmiştir. Kabri halen bilinir ve ziyaret edilir. "İrtihâlü'l-cinân" vefatına tarih düşürülmüştür. Nasreddin Hoca merhumun bir manzum latifesi şöyledir:
09 SUBAT 2010 SALI
Nasreddin Hoca Akşehir sakinlerinden olup latîfeleriyle hakkı ifâde eden bir zât idi. Timur ile görüşenlerdendir.
Hac seferinde Hicaz'da Hâce Bahâuddin Nakşıbend'in (k.s.) bizzat kendilerinden tarîkat-i aliyye usûlünü almıştır.
Oğlu Celâleddinin oğlu Hızır Bey İstanbul'un fethinde beldenin ilk kadısı olmuştur.
Nasreddin Hoca (r.h.) H. 774 (M. 1372/73) tarihinde kadir gecesinde memleketi Akşehir'de vefat etmiştir. Kabri halen bilinir ve ziyaret edilir. "İrtihâlü'l-cinân" vefatına tarih düşürülmüştür. Nasreddin Hoca merhumun bir manzum latifesi şöyledir:
Çarh-ı felek eğri büğrü dönerest
Dostunu kor düşmanını öğerest
Lale sünbül hiç giyecek bulamaz
Acı soğan kat kat etmiş giyerest.
Dostunu kor düşmanını öğerest
Lale sünbül hiç giyecek bulamaz
Acı soğan kat kat etmiş giyerest.
(Mecmûa-i Tevârih, Ayvansarâyî)
Etiketler:
Hace Nakşibend,
Nasreddin Hoca,
Tarih
8 Şubat 2010 Pazartesi
O'NUN (c.c) GÜZEL İSİMLERİNDEN: el-AZÎZ (c.c)
O'NUN (c.c) GÜZEL İSİMLERİNDEN: el-AZÎZ (c.c)
08 SUBAT 2010 PAZARTESİ
el-AZÎZ (c.c): Allah (c.c) maglup edilmesi mümkün olmayan galiptir. O, mutlak surette kuvvetve galebe sahibidir. Kullar maglup olur, ancak yüce Allah asla maglup olmaz. O'nun her seye gücü yeter.
Allah azizdir. Büyüklük ve kuvvet sahibidir. Âlemde kendine büyüklük verilen daglar, denizler, ucsuz bucaksiz cöller, günes O'nun büyüklügünü gösterir.
08 SUBAT 2010 PAZARTESİ
el-AZÎZ (c.c): Allah (c.c) maglup edilmesi mümkün olmayan galiptir. O, mutlak surette kuvvetve galebe sahibidir. Kullar maglup olur, ancak yüce Allah asla maglup olmaz. O'nun her seye gücü yeter.
Allah azizdir. Büyüklük ve kuvvet sahibidir. Âlemde kendine büyüklük verilen daglar, denizler, ucsuz bucaksiz cöller, günes O'nun büyüklügünü gösterir.
7 Şubat 2010 Pazar
KIYAMETİN KOPMASI YAKLAŞMIŞTIR
KIYAMETİN KOPMASI YAKLAŞMIŞTIR
07 ŞUBAT 2010 PAZAR
Abdullah bin Ömer (r.a) anlatıyor: "Güneşin hurma dallarının üzerinde görüldüğü ve artık batmaya doğru meylettiği bir (ikindi) vaktinde Allah Resulü (s.a.v) yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:
"Şu günümüzden geçen süre içerisinde (akşama kadar) ne kadar vakit kaldı ise dünyanın ömründen de (kıyametin kopması için) o kadar vakit kalmıştır." (Tirmizî)
Bir diğer hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur:
"Dünya baştan aşağı yırtılmış sonundan (tek bir iple) bağlı kalmış bir elbise gibidir. O ip de nerdeyse kopmak üzeredir." (Beyhakî)
Câbir (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v) hutbelerinde kıyametten bahsettiği zaman sanki bir düşmanın gelişini haber veriyormuş gibi sesini yükseltirdi. Öyle ki yanakları kıpkırmızı olurdu. Yine bir defasında böyle bir hutbe okudu ve şöyle buyurdu:
"Sizinle beraber sabahladım ve sizinle beraber akşamladım. Ben kıyamete yakın bir zamanda gönderilmiş bir Peygamberim." (Buhari)
07 ŞUBAT 2010 PAZAR
Abdullah bin Ömer (r.a) anlatıyor: "Güneşin hurma dallarının üzerinde görüldüğü ve artık batmaya doğru meylettiği bir (ikindi) vaktinde Allah Resulü (s.a.v) yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:
"Şu günümüzden geçen süre içerisinde (akşama kadar) ne kadar vakit kaldı ise dünyanın ömründen de (kıyametin kopması için) o kadar vakit kalmıştır." (Tirmizî)
Bir diğer hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur:
"Dünya baştan aşağı yırtılmış sonundan (tek bir iple) bağlı kalmış bir elbise gibidir. O ip de nerdeyse kopmak üzeredir." (Beyhakî)
Câbir (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v) hutbelerinde kıyametten bahsettiği zaman sanki bir düşmanın gelişini haber veriyormuş gibi sesini yükseltirdi. Öyle ki yanakları kıpkırmızı olurdu. Yine bir defasında böyle bir hutbe okudu ve şöyle buyurdu:
"Sizinle beraber sabahladım ve sizinle beraber akşamladım. Ben kıyamete yakın bir zamanda gönderilmiş bir Peygamberim." (Buhari)
Etiketler:
Abdullah bin Ömer,
Beyhaki,
Buhari,
Hz. Cabir,
Kıyamet,
Resulullah (s.a.v),
Tirmizi
SÜPHELİ SEYLERDEN UZAKLASMAK
SÜPHELI SEYLERDEN UZAKLASMAK
07 SUBAT 2010 PAZAR
Bir kimsenin anne babasi ya da baskasi istiyor diye süpheli seyleri yapmasi uygun degildir. Birinin hatiri icin haram islenmeyecegi gibi süpheli seyler de yapilmaz. Hz. Peygamber (s.a.v) söyle buyurmustur: "Kim süpheli seyleri terkederse, dinini ve serefini (haramdan) temiz tutmus olur" (Buhârî)
"Helâl olan seyler bellidir, haramlar da bellidir. Bunlarin ikisi arasinda süpheli seyler vardir ki insanlarin cogu onlari bilmez. Kim bu süpheli seyleri terkederse dinini ve serefini temiz tutmus olur. Kim yasak bir bölgenin etrafinda dolasirsa, onun icine düsmesi yakindir. Her sultanin yasak bir bölgesi vardir; dikkatli olun, Allah'in yeryüzündeki yasak bölgesi de haramlardir" (Buhârî)
Denilmistir ki: Bu hadis, dine ait ilimlerin ücte birini olusturmaktadir.
"İyilik, kalbin huzur buldugu, rahat ettigi seydir; kötülük ise kalbi tirmalayip rahatsiz eden seydir" (Müslim)
07 SUBAT 2010 PAZAR
Bir kimsenin anne babasi ya da baskasi istiyor diye süpheli seyleri yapmasi uygun degildir. Birinin hatiri icin haram islenmeyecegi gibi süpheli seyler de yapilmaz. Hz. Peygamber (s.a.v) söyle buyurmustur: "Kim süpheli seyleri terkederse, dinini ve serefini (haramdan) temiz tutmus olur" (Buhârî)
"Helâl olan seyler bellidir, haramlar da bellidir. Bunlarin ikisi arasinda süpheli seyler vardir ki insanlarin cogu onlari bilmez. Kim bu süpheli seyleri terkederse dinini ve serefini temiz tutmus olur. Kim yasak bir bölgenin etrafinda dolasirsa, onun icine düsmesi yakindir. Her sultanin yasak bir bölgesi vardir; dikkatli olun, Allah'in yeryüzündeki yasak bölgesi de haramlardir" (Buhârî)
Denilmistir ki: Bu hadis, dine ait ilimlerin ücte birini olusturmaktadir.
"İyilik, kalbin huzur buldugu, rahat ettigi seydir; kötülük ise kalbi tirmalayip rahatsiz eden seydir" (Müslim)
Etiketler:
Allah (c.c),
Buhari,
Dini Bilgiler,
Haram,
Helal,
İyilik,
Kötülük,
Müslim,
Resulullah (s.a.v)
6 Şubat 2010 Cumartesi
O'NUN (c.c) GÜZEL İSİMLERİNDEN: el-MÜHEYMİN
O'NUN (c.c) GÜZEL İSİMLERİNDEN: el-MÜHEYMİN
06 SUBAT 2010 CUMARTESİ
el-MÜHEYMİN: Allah (c.c) gözetici ve koruyucudur. Allah, yarattigi mahlûkatinin amellerini, riziklarini, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varligi görüp gözeten, yetistirip varacagi noktaya ulastiran ancak O'dur.
06 SUBAT 2010 CUMARTESİ
el-MÜHEYMİN: Allah (c.c) gözetici ve koruyucudur. Allah, yarattigi mahlûkatinin amellerini, riziklarini, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varligi görüp gözeten, yetistirip varacagi noktaya ulastiran ancak O'dur.
Etiketler:
Allah (c.c),
el-MÜHEYMİN
5 Şubat 2010 Cuma
Tevbe ve istiğfar
Tevbe ve istiğfar05 SUBAT 2010 CUMA / Cuma'ya özel
Aziz ve muhterem Müslümanlar!
Gafur ve Rahîm olan Rabbimize sayısız hamd ü senalar olsun ki, bize hidayet nurunu nasip etmiş. İman ve islâmla şereflendirmiş, kalbimizi îman sarayına çevirmiş, hayatımızı Kur'ân nurlarıyla aydınlatmış. Mukaddes dinimiz islâmiyet bir İlahî hikmet eczahânesidir. Onda her derde deva, her hastalığa şifa olacak ilaçlar vardır.
Yüce kitabımız Kur'ân, muzdarip insanlara şifa, dertli insanlara kati bir devadır. Onu okuyan ve hakikatları anlayan, gerçek bir âlim olur. Ona sarılan sultan, ondan ayrılan iki cihanda rezil ve perişan olur.
Allah'ın kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm'de günah kirleriyle kirlenen hayatımızı tevbe ve istiğfar suyuyla temizlememiz emredilmektedir. Günahkâr kulların ilk müracaat edecekleri kapı, tevbe kapısıdır. Kıyamete kadar açıktır. Nebiler, veliler, Allah rızasını arayanlar, aradıklarını hep orada bulmuş, bizlere de o kapıyı göstermişlerdir.
Hatasız kul olmaz, bütün insanlar hata edebilir. İnsanın yaratılışında hayra, şerre, iyiye, kötüye müsait meyiller vardır. Herkeste bir nefs-i emmâre bulunur, insanı daima kötü şeylere sevkeder, kötü işleri yapmak ister.
İnsanın en büyük düşmanı şeytan, en zararlı düşmanı da nefistir. Nefsine mağlup olan insan, işin sonunun nereye varacağını düşünmez, hazır lezzete bakar, nefis ve şeytana uyar, günahlara girer. Her iki hayatını da berbat eder.
Anlaşılan odur ki, insanda birbirine zıt iki taraf vardır. Hem günah, hem de sevap işlemek meyli vardır. Günahı nefis, sevabı da ruh arzular, îman kuvvetli olursa ruha yardım olur ve îman zayıf olursa nefse kuvvet gelir. Aklı ve ruhu mağlup eder.
Bir insanın îmanı ne kadar kuvvetli de olsa yine beşerdir, şaşar. Kusur ve günah işler. Mühim olan, sevaplı amellerin fazla olması, İslâmî hayatın asıl alınmasıdır.
Nefse mağlup olup işlenen günah ve kusurlar için derhal tevbe lâzımdır. Bir kul işlediği günahlara pişman olup gözyaşı döker, boynunu büker, tevbe kapısını çalan "Yâ Rab! Kapına geldim, kusurlarımı bildim, bir daha yapmamaya karar verdim, beni bağışlar diyerek yalvarırsa Tevvâb-ı Rahim tevbesini kabul eder. Allah çok tevbe eden kulunu sever. Kur'ân-ı Kerîm'de, "Ey mü'minler! Kalpten tevbe ederek Allah'a dönün ki, Rabbiniz kötülüklerinizi örtsün, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koysun!" buyurulmaktadır.
Aziz mü'minler! "Accilû bi't-tevbeti kable'l-mevti." (Ölüm gelmeden önce tevbe etmekte acele ediniz!) hadîs-i şerifine kulak verip acele tevbe edelim, bâtıldan Hakk'a dönelim. Unutmayalım ki: "İşlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalp ve ruhumuzda yaralar açar. O yaralardan hâsıl olan vesveseler, şüpheler, ne'ûzu billah, mahall-i îman olan bâtın-ı kalbe ilişip imam zedeler ve îmanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırıp susturuyorlar.
Evet, günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-ı îmanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her günah içinde küfre giden bir yol vardır. O günah tevbe ve istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor." Pek uzun olan ebedî hayatımızı tehdit ediyor.
Günahlar kulu Allah'tan uzaklaştırır. Samimî bir tevbe insanı Allah'a yaklaştırır. Aff-ı İlahîye mazhar eder.
En büyük düşmanımız olan "şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve isti'aze yolunu kapasın! Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik eder, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin! Adetâ taksirattan takdis etsin!; Evet, şeytanı dinleyen bir nefis kusurunu görmek istemez. Görse de yüz tevil ile tevil ettirir. Nefisine nazar-ı rızâ ile baktığı için ayıbını görmez, ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, [şeytana maskara olur. Hz. Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlî şan, 'Vemâ überriü nefsî innennefse leemmâretün bissûi illâ mâ rahime Rabbî" dediği halde, nasıl nefse itimat edilebilir? Nefsini ittiham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden istiğfar eder. İstiğfar eden istiâze eder. İstiâze eden şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur, kusur olmaktan çıkar. İtiraf etse affa müstahak olur."
Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) saadetle buyuruyorlar ki: "İnsan sevabından duyduğu sevinç kadar îman sahibi, günahından duyduğu üzüntü kadar da îmana maliktir."
Günahlarımızı asla küçük görmemeli, basit zannetmemeliyiz. Zira hadiste, "Devam edilen günah küçülmez, tevbe edilen günah da büyümez!" buyurulmuştur. Demek ki küçük görüp de devam edilen günah büyür, büyük görüp de tevbe edilen günah küçülür, zararsız hale gelir. Çıkan küçük bir yangını hemen söndürürseniz, büyük felâketleri önlemiş olursunuz.
Aziz Müslümanlar! Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez, ümit kesmek haramdır. Günahlara girmiş bir Müslüman kebâiri işlemekle kâfir olmaz, günahkâr olur, kirlenmiş olur. Yapılacak iş, tam bir tevbe edip geçmişini bir daha tekrar etmemek, temiz bir İslâmî hayata başlayıp mazisini temizlemektir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi bedenî ve malî ibadetleri kaza etmek; hak sahiplerine haklarını vermek veya helâlleşmek; hem Allah, hem de kul haklarım ödemek tevbenin kabulü için lüzumlu şartlardır.
Cenâb-ı Hak buyuruyor: "Ey Muhammedi De ki: Ey kendilerine kötülük edip israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar, çünkü O bağışlayandır, merhametlidir."
Ne yazık ki bâzı kimseler günahlarının çokluğunu, hatalarının büyüklüğünü düşünürler, tevbelerinin kabul olmayacağını, bir daha dönüş yapamayacaklarını zannederler. Bunları felâkete atan daha çok ümitsizlikleridir. Halbuki şirk ve küfürden başka Allah'ın affetmeyeceği günah, kabul etmeyeceği tevbe yoktur. Yeter ki günahkârlar samimî bir tevbe etsinler.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) emrediyor: "Ey insanlar! Allah'a tevbe ediniz! Zira ben günde O'na yüz kere tevbe ederim!"
Tam bir ihlâsla tevbe eden kulun daha önceden işlediği günahları da lütf-u İlahî ile sevaplara inkılâp eder.
Şunu da unutmayalım ki: Bütün hayatı isyan ve günah içinde geçen, "Sonra tevbe ederim!" düşüncesiyle tevbeyi geciktiren kimselerin ebedî hayatı da tehlikededir.
Kur'ân'a kulak verelim: "Allah kötülüğü bilmeyerek işleyip de hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi taahhüt etmiştir. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir. Kötülükleri işleyip dururken ölüm kendisine geldiği zaman, 'Şimdi tevbe ettim!' diyenlerle kâfir olarak ölenlerin tevbeleri makbul değildir. İşte onlara acıklı azap hazırlamışızdır."
Tevbe etmekte acele davranıp şöyle yalvarırım: "Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et! Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl! Âmin!" diyelim, Rabbimizin sonsuz rahmetine sığınalım. O'nun rahmeti gazabından çoktur.
Etiketler:
Allah (c.c),
Cuma Hutbesi,
Dini Bilgiler,
Kur'an-ı Kerim
4 Şubat 2010 Perşembe
"GÜNAHIN AÇIĞINI DA, GİZLİSİNİ DE BIRAKIN"
"GÜNAHIN AÇIĞINI DA, GİZLİSİNİ DE BIRAKIN"04 SUBAT 2010 PERSEMBE
... Allâhü Teâlâ buyuruyor ki: "...Hepiniz Allah'a tevbe ediniz, ey müminler! Tâ ki kurtuluşa eresiniz." (Nur Sûresi, 31. âyet)
"Ey Mü'minler! Allah'a nasûh (bir daha o günahı işlememek üzere gayet ciddi, müessir, öğütçü) bir tevbe ile tevbede bulunun. Umulur ki rabbiniz sizden günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir..." (Tahrim Sûresi, 8. âyet) "Günahın açığını da bırakın, gizlisini de..." (En'âm Sûresi, 120. âyet) (Bu âyetlerden anlaşılıyor ki) günahlardan tevbe etmek her Müslüman hakkında farz-ı ayındır. Hiçbir insanın bundan müstağni yani muaf olması düşünülemez. Nasıl olabilir ki? Peygamberler -aleyhimüssalâtü vesselam- tevbeden müstağnî değillerdir. Peygamberlerin -salât u selam üzerlerine olsun- sonuncusu ve efendisi olan Resûlullâh (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kalbime bir ağırlık geldiği olur da, bir gün ve gecede Allah'a yetmiş defa istiğfar ederim."
Kul hakları ile irtibatı olmayan, zina etmek, içki içmek, çalgı âletleri dinlemek, nâmahreme bakmak, abdestsiz mushafa dokunmak ve îtikadde bid'at gibi Allah'ın hakları ile alâkalı olan günahların tevbesi, pişmanlık duymak, istiğfar etmek, hayıflanıp mahzun olmak ve Allâhü Teâlâ'ya özür beyan ederek olur. Farzlardan bir farz terk edilmiş olursa bunun tevbesi ancak o farzın edâ edilmesi ile mümkün olur.
Eğer günahlar, kul haklarına bağlı ise bunların tevbesi, haksız olarak alınmış malların iadesi, hak sahiplerinden helallik alınması, onlara iyilikte bulunmak ve onlara dua etmekle mümkündür. Şayet mal ve ırz sahibi kimse ölmüş ise istiğfar edip, iyilikte bulunmak ve malı hak sahibinin çocuklarına ve vârislerine geri vermek lâzımdır. Şayet vârisleri bilinmiyorsa haksız olarak alınan malın veya işlenen suçun miktarı kadar, hak sahibi veya haksız yere eziyet görmüş kimse adına fakir fukaraya sadaka verir.
Hz. Ali (k.v.) diyor ki, Resûlullâh'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu Hz. Ebû Bekir'den (r.a.) işittim: "Kul bir günah işler de peşinden kalkıp abdest alır ve namaz kılar, günahından dolayı Allah'a istiğfar ederse, elbette onu bağışlamak Allah'a hak olmuş olur." Zîrâ Allâhü Teâlâ büyütüyor ki "Ve her kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allâhü Teâlâ'dan mağfiret dilerse Allâhü Teâlâ'yı çok bağışlayan, pek esirgeyen bulur." (Nisâ Sûresi, 110. âyet) (Mektûbât-ı İmâmı Rabbani, 66. Mektup)
Etiketler:
Allah (c.c),
En'am Suresi,
Günah,
Hz. Ali,
Nisa Suresi,
Nur Suresi,
Resulullah (s.a.v),
Tahrim Suresi
3 Şubat 2010 Çarşamba
YENEN ŞEYLERİN KALBE ETKİSİ
YENEN ŞEYLERİN KALBE ETKİSİ
03 SUBAT 2010 CARSAMBA
Sa'd bin Ebû Vakkas (r.a) Peygamber Efendimiz'e (s.a.v), Allah Teâlâ'nin kendisini duasi kabul edilen bir kimse yapmasi icin dua etmesini istirham edince, Resûlullah (s.a.v) söyle buyurdu:
"Ey Sa'd! Yemegini helâlden ye, duan kabul olsun." (Taberânî)
Resûlullah (s.a.v) söyle buyurmustur: "Nice oruc tutanlar vardir ki onun orucundan elinde kalan sadece aclik ve susuzluktur." (İbn Mace)
Bu kimse, oruc tutan fakat orucunu haram yiyecekle acan kimsedir.
Resûlullah (s.a.v), asiri mal düskünü adamin durumunu zikrederek onun durumunun kötülügünü söyle belirtmistir:
"Nice saci basi daginik bir halde uzak beldelerden hac icin yola cikan kimseler vardir ki onun yiyecegi haram, giydigi haram, aldigi gidasi haramdir. Namazini kilip ellerini kaldirarak, 'Yâ Rabbi, ya Rabbi' diyerek dua eder. Bu haliyle onun duasi nasil kabul edilsin." (Müslim)
03 SUBAT 2010 CARSAMBA
Sa'd bin Ebû Vakkas (r.a) Peygamber Efendimiz'e (s.a.v), Allah Teâlâ'nin kendisini duasi kabul edilen bir kimse yapmasi icin dua etmesini istirham edince, Resûlullah (s.a.v) söyle buyurdu:
"Ey Sa'd! Yemegini helâlden ye, duan kabul olsun." (Taberânî)
Resûlullah (s.a.v) söyle buyurmustur: "Nice oruc tutanlar vardir ki onun orucundan elinde kalan sadece aclik ve susuzluktur." (İbn Mace)
Bu kimse, oruc tutan fakat orucunu haram yiyecekle acan kimsedir.
Resûlullah (s.a.v), asiri mal düskünü adamin durumunu zikrederek onun durumunun kötülügünü söyle belirtmistir:
"Nice saci basi daginik bir halde uzak beldelerden hac icin yola cikan kimseler vardir ki onun yiyecegi haram, giydigi haram, aldigi gidasi haramdir. Namazini kilip ellerini kaldirarak, 'Yâ Rabbi, ya Rabbi' diyerek dua eder. Bu haliyle onun duasi nasil kabul edilsin." (Müslim)
Etiketler:
Allah (c.c),
Haram,
İbn Mace,
Müslim,
Resulullah (s.a.v),
Sa'd bin Ebu Vakkas,
Taberani
BORÇ VERMENİN SEVABI
BORÇ VERMENİN SEVABI03 SUBAT 2010 ÇARSAMBA
İnsanlarin manevi degerlerini kaybettigi günümüzde, birbirlerine borç verenler de azalmakta. İhtiyaci olanlar en yakinlarindan dahi borç alamaz olmuslar. Halbuki çok sevap olan bu is hakkinda Peygamber Efendimiz (s.a.v) söyle buyurur:
"Kim birine belli bir süreligine borç verirse, sürenin dolacagi vakte kadar her günü icin kendisine bir sadaka sevabi yazilir. Borcun ödeme vakti geldikten sonra tekrar süre tanirsa, bekledigi her gün icin de verdigi borç para kadar sadaka sevabi yazilir." (Ahmed bin Hanbel)
"Cennetin kapisinda, 'Sadaka icin on misli, borç icin on sekiz misli sevap verilir' yazildigini gördüm." Ben, 'Ey Cibril! Ödünç nicin sadakadan daha üstün oluyor?" diye sordum, söyle dedi: 'Cünkü dilenci (çogu kere) yaninda para oldugu halde sadaka ister; borç isteyen ise ancak ihtiyaci oldugu icin ister' diye cevap verdi." (İbn Mace) Anahtar Kelimeler: Borc verme - Borc vermek - Borc vermenin sevabi - Borc veren sevap kazanir - Ödünc verme - Ödünc vermek - Ödünc vermenin sevabi - Ödünc veren sevap kazanir
Etiketler:
Ahmed bin hanbel,
Borç Vermek,
İbn Mace,
Peygamberimiz,
Sadaka,
Sevap
Hz. ALİ'DEN NASİHATLER
Hz. ALİ'DEN NASİHATLER
03 SUBAT 2010 CARSAMBA
Idarecilere söyle nasihat ederdi:
Halka karsi icinizde daima sevgi ve nezaket duygulari besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayin ve onlari azarlayip sert davranmayin.
Müslüman olsun olmasin herkese karsi esit davranin, müslüman sizin kardesinizdir. Müslüman olmayan da sizin gibi insandir.
Affetmekten usanmayin. Cezalandirmada acele etmeyin.
Yardimcilarinizi dogru ve nazik kisilerden secin. Haksiz kazanc ve ahlaksizliklara düsmemeleri icin memurlariniza yeterince maas verin.
Ey insanlar! Insanda dilinin izhar ettigi on haslet vardir:
Dil, kalpten haber veren bir taniktir. Dil, hüküm veren hâkimdir. Dil, cevap veren sözcüdür. Dil, ihtiyaci karsilayan vasitadir. Dil, esyalari tarif eden vasifcidir.
Dil, iyi seylere emreden komutandir. Dil, cirkin isten alikoyan vaizdir. Dil, üzüntüleri yatistiran teselli vericidir. Dil, kinleri gideren övücüdür. Dil, kulaklari eglendiren eglendiricidir.
Ey insanlar! Hikmetli söz söylemeyip susmakta hayir olmadigi gibi cahilane konusmakta da bir hayir yoktur.
03 SUBAT 2010 CARSAMBA
Idarecilere söyle nasihat ederdi:
Halka karsi icinizde daima sevgi ve nezaket duygulari besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayin ve onlari azarlayip sert davranmayin.
Müslüman olsun olmasin herkese karsi esit davranin, müslüman sizin kardesinizdir. Müslüman olmayan da sizin gibi insandir.
Affetmekten usanmayin. Cezalandirmada acele etmeyin.
Yardimcilarinizi dogru ve nazik kisilerden secin. Haksiz kazanc ve ahlaksizliklara düsmemeleri icin memurlariniza yeterince maas verin.
Ey insanlar! Insanda dilinin izhar ettigi on haslet vardir:
Dil, kalpten haber veren bir taniktir. Dil, hüküm veren hâkimdir. Dil, cevap veren sözcüdür. Dil, ihtiyaci karsilayan vasitadir. Dil, esyalari tarif eden vasifcidir.
Dil, iyi seylere emreden komutandir. Dil, cirkin isten alikoyan vaizdir. Dil, üzüntüleri yatistiran teselli vericidir. Dil, kinleri gideren övücüdür. Dil, kulaklari eglendiren eglendiricidir.
Ey insanlar! Hikmetli söz söylemeyip susmakta hayir olmadigi gibi cahilane konusmakta da bir hayir yoktur.
Etiketler:
Dini Bilgiler,
Hz. Ali,
Nasihat
SAGLIKLI KALIN
SAGLIKLI KALIN
06 SUBAT 2010 CARSAMBA
B1 VITAMINI : B1 vitamini sinir ve kaslar icin gerekli olan karbonhidratlarin saglanmasi ve metabolize edilmesi icin gereklidir. Kan dolasimi ve beyin fonksiyonlarina yardimci olur.
B1 vtamini tahil ürünleri ve kabuklu pirinc, aycicegi cekirdegi, yagsiz et, balik ve bezelyede bulunur. Bu vitaminin azliginda ise yorgunluk, istahsizlik, konsantrasyon bozuklugu, el ve ayaklarda hissizlik meydana gelir.
Yesil Cay : Kilo vermeyi hizlandirir. Bazi arastirmalara göre günde bes fincan yesil cay kilo vermek ve rahatlamak icin iyi bir yoldur.
06 SUBAT 2010 CARSAMBA
B1 VITAMINI : B1 vitamini sinir ve kaslar icin gerekli olan karbonhidratlarin saglanmasi ve metabolize edilmesi icin gereklidir. Kan dolasimi ve beyin fonksiyonlarina yardimci olur.
B1 vtamini tahil ürünleri ve kabuklu pirinc, aycicegi cekirdegi, yagsiz et, balik ve bezelyede bulunur. Bu vitaminin azliginda ise yorgunluk, istahsizlik, konsantrasyon bozuklugu, el ve ayaklarda hissizlik meydana gelir.
Yesil Cay : Kilo vermeyi hizlandirir. Bazi arastirmalara göre günde bes fincan yesil cay kilo vermek ve rahatlamak icin iyi bir yoldur.
2 Şubat 2010 Salı
ŞEYH EDEBALİ’NİN OSMAN GAZİ’YE VASİYETİ
ŞEYH EDEBALİ’NİN OSMAN GAZİ’YE VASİYETİ 
02 SUBAT 2010 SALI
Ey oğul, artık beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize, hoş görmek sana. Anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Haksızlık bize, bağışlamak sana yakışır...
Ey oğul, sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki, devlet yaşasın.
Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. Allah, yardımcın olsun... Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! Ama bunları nerede nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın! Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi değildir. Bütün bilinmeyenler, fethedilmeyenler, görünmeyenler, ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan, gün ışığına çıkacaktır.
Ey oğul! Ananı, atanı say! Bereket büyüklerle beraberdir. İnancını kaybedersen, yeşilken çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü görme! Bildiğini bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme!
Ey oğul! Üç kişiye acı: Cahil arasındaki âlime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene. Ey oğul! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklıysan mücadeleden korkma!

02 SUBAT 2010 SALI
Şeyh Edebâli, talebesi ve Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi'ye vasiyetinin bir kısmı şöyledir:
Ey oğul, artık beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize, hoş görmek sana. Anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Haksızlık bize, bağışlamak sana yakışır...
Ey oğul, sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki, devlet yaşasın.
Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. Allah, yardımcın olsun... Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! Ama bunları nerede nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın! Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi değildir. Bütün bilinmeyenler, fethedilmeyenler, görünmeyenler, ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan, gün ışığına çıkacaktır.
Ey oğul! Ananı, atanı say! Bereket büyüklerle beraberdir. İnancını kaybedersen, yeşilken çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü görme! Bildiğini bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme!
Ey oğul! Üç kişiye acı: Cahil arasındaki âlime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene. Ey oğul! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklıysan mücadeleden korkma!
Etiketler:
Osman Gazi,
Osmanlı Devleti,
Şeyh Edebali,
Vasiyet
ALLAHÜ TEALA'YA İMAN
ALLAHÜ TEALA'YA İMAN02 SUBAT 2010 SALI
Allâhü Teâlâ'ya imân etmek, onu, zâtı hakkında vâcib olan kemâl sıfatları ile bilip, öylece inanmak, zâtını noksan sıfatlardan münezzeh tutmaktır. Allahü Teala şânına lâyık olan bütün kemâl sıfatlarla muttasıftır.
Allah'ın sıfatlarının hepsi ezelî ve ebedî sıfatlardır Onun sıfatlarının başlangıcı da sonu da yoktur. Allah'ın sıfatları diğer varlıkların sıfatlarına benzemez. Allah'ın ilmi, irâdesi, hayâtı, kelâmı; mahlûkatın, insan ve cinnin ilim, irâde, hayât ve kelâmına benzemez.
Biz Allah'ın zâtını ve mâhiyetini bilemediğimiz ve idrâk edemediğimiz için Allâhü Teâlâ'yı isim ve sıfatları ile tanırız ve öylece inanırız. Kur'ân-ı Kerîm'de (meâlen) "Onu gözler idrâk etmez, gözleri o idrâk eder, öyle latif öyle habîrdir o." (En'am Sûresi, âyet 103) buyrularak, Allah'ın zâtını idrâk etmenin imkânsız olduğu bildirilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de: "Allah'ın yarattıkları hakkında düşününüz. Fakat Allah'ın zâtı hakkında düşünmeyiniz. Gerçekten siz buna hiç güç yetiremezsiniz." buyurdular.
Allâhü Teâlâ'nın sıfât-ı zâtiyyesi altıdır:
Vücud: Var olmak. Kıdem: Evveli olmamak, ezelî olmak. Bekâ: Sonu olmamak, ebedî olmak. Vahdâniyet: Birlik. Muhâlefetün lil havadis: Sonradan olanlara hiç benzememek. Kıyâm bi nefsihî: Varlığında başkasına muhtaç olmamak.
Allâhü Teâlâ'nın sıfât-ı sübûtiyyesi sekizdir:
Hayât: Allâhü Teâlâ diridir ve dirilticidir. İlim: Bilgi (Allâhü Teâlâ her şeyi, hattâ kalblerde gizlenen niyetleri dahi bilir.) Semi': İşitmek. (Allâhü Teâlâ her şeyi işitir) Basar: Görmek. (Allâhü Teâlâ; her şeyi görür.) İrâdet: Dilemek. (Diler ve ne dilerse onu dilediği gibi yapar) Kudret: Gücü yetmek. (Allâhü Teâlâ her şeye kadirdir.) Kelâm: Konuşmak. (Allâhü Teâlâ'nın harf ve sese muhtaç olmadan söylemesi demektir) Tekvin: Yoktan var etmek, meydana getirmek, yaratmak.
Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile,
Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile.
Etiketler:
Allah (c.c),
En'am Suresi,
Iman,
Sıfat-ı Sübutiyye,
Sıfat-ı Zatiyye
1 Şubat 2010 Pazartesi
ASHAB-I KİRAM'IN TABAKALARI (DERECELERİ)
ASHAB-I KİRAM'IN TABAKALARI (DERECELERİ)
01 SUBAT 2010 PAZARTESI
• Ashâb-ı Kiram'ın birinci tabakası herkesten evvel ve Ömer bin Hattâb'ın Müslüman olmasından önce îmân eden otuz dokuz sahâbîdir. Hz. Erkam'ın Safa mevkiindeki evinde toplanıp Resûl-i Ekrem ile gizlice sohbet ederlerdi. Hz. Ömer de o hanede îmâna geldi. Onunla Müslümanların adedi kırka ulaştı ve onun Müslüman olması üzerine İslâm dîni açıkça ilan edildi.
Onlardan on kişiyi hayâtlarında iken Resûl-i Ekrem cennet ile müjdeledi. İşte onlara Aşere-i Mübeşşere denilir ki Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fârûk, Osman bin Affân, Ali bin Ebî Tâlib, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Sa'd bin Ebî Vakkâs, Sa'îd bin Zeyd, Abdurrahman bin Avf ve Ebû Ubeyde bin Cerrah Hazretleridir. (Radıyallâhü anhüm)
• Ashâb-ı Kirâm'ın ikinci tabakası Hz. Ömer'in Müslüman olmasından sonra İslâm ile müşerref olanlardır.
• Üçüncü tabakası Akabe'de ilk bîat eden Ensâr-ı Kirâm'dır.
• Dördüncü tabakası ikinci defa Akabe'de bîat eden ki yetmiş kadar Ensâr idi.
• Beşinci tabakası Resûl-i Ekrem'in Mekke'den hicretinde henüz Kubâ'da iken gelip de ona ulaşan Muhâcirlerdir.
• Altıncı tabakası Bedir gazâsında bulunan Muhâcirler ve Ensâr'dır ki onlara Ashâb-ı Bedir denilir.
• Yedinci tabakası Bedir gazâsıyla Hudeybiye seferi arasında hicret edenlerdir.
• Sekizinci tabakası Hudeybiye'de Şecere-i Rıdvan denilen ağacın altında bîat eden Ashâb-ı Kirâm'dır.
• Dokuzuncu tabakası Hudeybiye musâlahasından sonra hicret edenlerdir ki Amr bin As onların eşrâfındandır.
Fahr-i Âlem (s.a.v.) Hazretleri bir mahalde otursa sağında Hz. Ebû Bekir ve solunda Hz. Ömer otururdu. Başkâtipliğini yapan Hz. Osman karşılarında otururdu. Hz. Ali dahi Resûl-i Ekrem'in sır kâtibi ve mahrem-i esrarı idi. Radıyallâhü anhüm.
01 SUBAT 2010 PAZARTESI

• Ashâb-ı Kiram'ın birinci tabakası herkesten evvel ve Ömer bin Hattâb'ın Müslüman olmasından önce îmân eden otuz dokuz sahâbîdir. Hz. Erkam'ın Safa mevkiindeki evinde toplanıp Resûl-i Ekrem ile gizlice sohbet ederlerdi. Hz. Ömer de o hanede îmâna geldi. Onunla Müslümanların adedi kırka ulaştı ve onun Müslüman olması üzerine İslâm dîni açıkça ilan edildi.
Onlardan on kişiyi hayâtlarında iken Resûl-i Ekrem cennet ile müjdeledi. İşte onlara Aşere-i Mübeşşere denilir ki Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fârûk, Osman bin Affân, Ali bin Ebî Tâlib, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Sa'd bin Ebî Vakkâs, Sa'îd bin Zeyd, Abdurrahman bin Avf ve Ebû Ubeyde bin Cerrah Hazretleridir. (Radıyallâhü anhüm)
• Ashâb-ı Kirâm'ın ikinci tabakası Hz. Ömer'in Müslüman olmasından sonra İslâm ile müşerref olanlardır.
• Üçüncü tabakası Akabe'de ilk bîat eden Ensâr-ı Kirâm'dır.
• Dördüncü tabakası ikinci defa Akabe'de bîat eden ki yetmiş kadar Ensâr idi.
• Beşinci tabakası Resûl-i Ekrem'in Mekke'den hicretinde henüz Kubâ'da iken gelip de ona ulaşan Muhâcirlerdir.
• Altıncı tabakası Bedir gazâsında bulunan Muhâcirler ve Ensâr'dır ki onlara Ashâb-ı Bedir denilir.
• Yedinci tabakası Bedir gazâsıyla Hudeybiye seferi arasında hicret edenlerdir.
• Sekizinci tabakası Hudeybiye'de Şecere-i Rıdvan denilen ağacın altında bîat eden Ashâb-ı Kirâm'dır.
• Dokuzuncu tabakası Hudeybiye musâlahasından sonra hicret edenlerdir ki Amr bin As onların eşrâfındandır.
Fahr-i Âlem (s.a.v.) Hazretleri bir mahalde otursa sağında Hz. Ebû Bekir ve solunda Hz. Ömer otururdu. Başkâtipliğini yapan Hz. Osman karşılarında otururdu. Hz. Ali dahi Resûl-i Ekrem'in sır kâtibi ve mahrem-i esrarı idi. Radıyallâhü anhüm.
RESÛLULLAH'IN (S.A.V) BİR NASÎHATI
RESÛLULLAH'IN (S.A.V) BİR NASÎHATI
01 SUBAT 2010 PAZARTESI
Hermele bin Abdullah (r.a.) anlattı; Resûlullâh'dan (s.a.v.) bana bir nasîhatte bulunmasını istedim. Buyurdular ki;
"Allah'tan kork. Bir mecliste oturduğunda, oradakilerin ne konuştuğunu dinle. Güzel şeyler söylüyorlarsa, yine oraya git. Ama dinlediğin şeyler hoş değilse, bir daha oraya gitme."
01 SUBAT 2010 PAZARTESI
Hermele bin Abdullah (r.a.) anlattı; Resûlullâh'dan (s.a.v.) bana bir nasîhatte bulunmasını istedim. Buyurdular ki;
"Allah'tan kork. Bir mecliste oturduğunda, oradakilerin ne konuştuğunu dinle. Güzel şeyler söylüyorlarsa, yine oraya git. Ama dinlediğin şeyler hoş değilse, bir daha oraya gitme."
Etiketler:
Adab,
Allah (c.c),
Dini Bilgiler,
Hermele bin Abdullah,
Nasihat,
Resulullah (s.a.v)
MÜTERCİM ÂSIM EFENDİ
MÜTERCİM ÂSIM EFENDİ
01 SUBAT 2010 PAZARTESI
İsmi Ahmed Ayntâbî olup "Mütercim Âsım" unvanıyla meşhur olmuştur. İlim tahsîlini Antep'te tamamladıktan sonra İstanbul'a geldi. Arapça'nın muteber lügatlerinden Firuzâbâdî'nin Kâmûsu'l-Muhîtini (el-Okyânusu'l-Basît fî Tercemeti'l-Kâmusi'l-Muhît) adıyla ve Farsça'nın muteber lügatlerinden Burhân-ı Kâtı'ı (Tibyân-ı Nâfi' der Terceme-i Burhân-ı Katı') adıyla tercüme ederek ilme iki büyük hizmet etmiş ve Sultân Üçüncü Selîm ve Sultân Mahmûd Hân'ın ihsanlarına nail olmuştur. Kâmûs'u Sultân İkinci Mahmûd'un emri ile basıldı ve bütün kütüphanelere birer nüsha dağıtıldı.
Mütercim Âsım Efendi, Burhân-ı Kâtı' tercemesinde Farsça kelimeleri, eserin mukaddimesinde bildirdiği otuzdan fazla lügatten mukayeseli olarak vermiştir. Türkçe mânâları verirken; Türkî'de (herkesin anladığı kelimeler için), "Türkistan'da" (Türkiye dışındaki Türkçe kelimelerde), "Türkî-i kadîm" (eski Türkçe), "Türkî-i gayr-ı meşhur", "Türkî-i mehcûr" (unutulmuş kelimeler), "Taşra Türkçesi", "Rûmî", "Istılah", "Avâmî Türkî" gibi îzâhları da vermiştir.
Merhûm'un târihe, Arap ve Fars diline tam vukufu vardı. Âsım Efendinin Arapça'nın daha kojay tahsîli gayesiyle manzum olarak yazdığı Tuhfe-i Âsim, "Terceme-i Siyeri'l-Halebî" ve Akaide dâir "Merahu'l-Meâlî fî Şerhi'l-Emâlî" başlıca eserlerindendir. Güzel şiirleri de vardır. Vakanüvîs (resmî tarihçi) olmuş "Vekâyi'-i Selîmiyye" ismiyle yazdığı târih basılmıştır. 1235 (M.1820) târihinde Üsküdar'daki hanesinde vefat etmiş olup kabri Üsküdar'da Nuhkapısı civarındaki kabristandadır.
01 SUBAT 2010 PAZARTESI
İsmi Ahmed Ayntâbî olup "Mütercim Âsım" unvanıyla meşhur olmuştur. İlim tahsîlini Antep'te tamamladıktan sonra İstanbul'a geldi. Arapça'nın muteber lügatlerinden Firuzâbâdî'nin Kâmûsu'l-Muhîtini (el-Okyânusu'l-Basît fî Tercemeti'l-Kâmusi'l-Muhît) adıyla ve Farsça'nın muteber lügatlerinden Burhân-ı Kâtı'ı (Tibyân-ı Nâfi' der Terceme-i Burhân-ı Katı') adıyla tercüme ederek ilme iki büyük hizmet etmiş ve Sultân Üçüncü Selîm ve Sultân Mahmûd Hân'ın ihsanlarına nail olmuştur. Kâmûs'u Sultân İkinci Mahmûd'un emri ile basıldı ve bütün kütüphanelere birer nüsha dağıtıldı.
Mütercim Âsım Efendi, Burhân-ı Kâtı' tercemesinde Farsça kelimeleri, eserin mukaddimesinde bildirdiği otuzdan fazla lügatten mukayeseli olarak vermiştir. Türkçe mânâları verirken; Türkî'de (herkesin anladığı kelimeler için), "Türkistan'da" (Türkiye dışındaki Türkçe kelimelerde), "Türkî-i kadîm" (eski Türkçe), "Türkî-i gayr-ı meşhur", "Türkî-i mehcûr" (unutulmuş kelimeler), "Taşra Türkçesi", "Rûmî", "Istılah", "Avâmî Türkî" gibi îzâhları da vermiştir.
Merhûm'un târihe, Arap ve Fars diline tam vukufu vardı. Âsım Efendinin Arapça'nın daha kojay tahsîli gayesiyle manzum olarak yazdığı Tuhfe-i Âsim, "Terceme-i Siyeri'l-Halebî" ve Akaide dâir "Merahu'l-Meâlî fî Şerhi'l-Emâlî" başlıca eserlerindendir. Güzel şiirleri de vardır. Vakanüvîs (resmî tarihçi) olmuş "Vekâyi'-i Selîmiyye" ismiyle yazdığı târih basılmıştır. 1235 (M.1820) târihinde Üsküdar'daki hanesinde vefat etmiş olup kabri Üsküdar'da Nuhkapısı civarındaki kabristandadır.
Etiketler:
Ahmed Ayntabi,
Mütercim Asım Efendi
PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLÂKI
PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLÂKI
01 ŞUBAT 2010 PAZARTESI
Yahudi kavminden iken imân eden bir sahâbî şöyle anlattı: Ben, Peygamberimiz hakkında Tevrat'ta bildirilen hilmi (yumuşak huyluluğu) hariç- bütün vasıfları kendisinde gördüm. Belli bir süre içinde ödemek üzere ona 30 dînâr borç vermiştim. Borcun vâdesine bir gün kala yanına geldim ve "Ey Muhammed! Borcunu öde. Zâten, siz Abdülmuttalib oğulları, borcunuzun vaktini geçirir, uzatır durursunuz!" dedim. Bunu duyan Hz. Ömer:
"Ey Yahudi! Vallahi, eğer Resûlullâhın evinde olmasaydın, gözünü patlatırdım!" dedi.
Peygamberimiz: "Allah seni bağışlasın ey Ömer! Biz senden, borcumu ödememi emretmeni isterdik. O da alacağının ödenmesinde kendisine yardım etmiş olmanı isterdi." buyurdu.
Benim onu bilmemezlikten gelmem, onun sâdece hilmini artırmıştı. Peygamberimiz:
"Ey Yahudi! Senin bendeki alacağının va'desi yarın dolacak!" buyurdu. Sonra da, Hz. Ömer'e:
"Ey Ebû Hafs! İlk gün onu istediği bahçeye götür! Kabul ederse, ona şu kadar ölçek hurma ver. Dediklerinden dolayı da ona şu kadar ölçek fazla ver. Eğer o bahçeyi beğenmezse, falan bahçeden ver," buyurdu.
Hz. Ömer beni bahçeye götürdü. Hurmasını beğendim ve kabul ettim. Hz. Ömer bana, Peygamberimizin dediği kadar hurma verdi. Ayrıca emrettiği fazla miktarı da verdi. Hurmaları teslim alınca:
"Ben şehâdet ederim ki: Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de, Allah'ın resulüdür! Tevrat'ta haber verilen bütün vasıfları onda gördüm. Sâdece hilm sıfatını görememiştim. Sırf bunu anlamak için bunları yaptım ve aynen Tevrat'ta anlatıldığı gibi buldum. Beni böyle yapmağa sevk eden sebep budur. Sen şahit ol ey Ömer, ben bu hurmaları ve malımın yarısını müslümanların fakirlerine bağışladım." dedim.
Yüz yaşındaki bir ihtiyarın dışında bu zâtın akrabalarının tamâmı müslüman olmuştur.
01 ŞUBAT 2010 PAZARTESI
Yahudi kavminden iken imân eden bir sahâbî şöyle anlattı: Ben, Peygamberimiz hakkında Tevrat'ta bildirilen hilmi (yumuşak huyluluğu) hariç- bütün vasıfları kendisinde gördüm. Belli bir süre içinde ödemek üzere ona 30 dînâr borç vermiştim. Borcun vâdesine bir gün kala yanına geldim ve "Ey Muhammed! Borcunu öde. Zâten, siz Abdülmuttalib oğulları, borcunuzun vaktini geçirir, uzatır durursunuz!" dedim. Bunu duyan Hz. Ömer:
"Ey Yahudi! Vallahi, eğer Resûlullâhın evinde olmasaydın, gözünü patlatırdım!" dedi.
Peygamberimiz: "Allah seni bağışlasın ey Ömer! Biz senden, borcumu ödememi emretmeni isterdik. O da alacağının ödenmesinde kendisine yardım etmiş olmanı isterdi." buyurdu.
Benim onu bilmemezlikten gelmem, onun sâdece hilmini artırmıştı. Peygamberimiz:
"Ey Yahudi! Senin bendeki alacağının va'desi yarın dolacak!" buyurdu. Sonra da, Hz. Ömer'e:
"Ey Ebû Hafs! İlk gün onu istediği bahçeye götür! Kabul ederse, ona şu kadar ölçek hurma ver. Dediklerinden dolayı da ona şu kadar ölçek fazla ver. Eğer o bahçeyi beğenmezse, falan bahçeden ver," buyurdu.
Hz. Ömer beni bahçeye götürdü. Hurmasını beğendim ve kabul ettim. Hz. Ömer bana, Peygamberimizin dediği kadar hurma verdi. Ayrıca emrettiği fazla miktarı da verdi. Hurmaları teslim alınca:
"Ben şehâdet ederim ki: Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de, Allah'ın resulüdür! Tevrat'ta haber verilen bütün vasıfları onda gördüm. Sâdece hilm sıfatını görememiştim. Sırf bunu anlamak için bunları yaptım ve aynen Tevrat'ta anlatıldığı gibi buldum. Beni böyle yapmağa sevk eden sebep budur. Sen şahit ol ey Ömer, ben bu hurmaları ve malımın yarısını müslümanların fakirlerine bağışladım." dedim.
Yüz yaşındaki bir ihtiyarın dışında bu zâtın akrabalarının tamâmı müslüman olmuştur.
Etiketler:
Ahlak,
Allah (c.c),
Ebu Hafs,
Güzel Ahlak,
Hz. Muhammed (sav),
Hz. Ömer,
Siyer,
Tevrat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)